2 Ocak 2014 Perşembe

Eş Zamanlılık



Yaradan, Tanrı, Allah kavramları netleştirilmeden yapılan tüm konuşmalar havada kalıyor gibi geliyor bana. Ona, evrensel düzeni çekip çeviren yasalar topluluğu olarak bakarsak, evet, olan her bir tecelli, olay, onun henüz anlayamadığımız özel yasalarının işleyişinin sonucudur diyebiliriz. Özel yasalardan en bilineni olarak niteleyebileceğimiz nedensellik ilkesi çalışır vaziyettedir. Onun bir yanında, nedenselliğin sorguya yatırıldığı, eşzamanlılık ilkesi de bariz işler durumdadır. Hatta biraz daha da derine inersek, "önce sonuç, sonra sebep" olarak özetleyebileceğim ters nedenselliğin aranmasını gerektiren durumların da söz konusu olduğunu görebiliriz. Nedensellik, ters nedensellik ve eşzamanlılık, tanrının düzeni yönettiği temel yasalardır. Bu şekilde baktığımızda, olan her şeyden O sorumludur, ancak bu illa O’nun dileği olmak zorunda değildir. Biraz paradoksal bir durum bu, kabul ediyorum. Ama iyilik ilkesi çerçevesinde anlam kazanır. İleri nedensellik, ters nedensellik ve eşzamanlılık olmak üzere, zaman olgusunda temel üç işleyiş, yöneliş, “akış” biçimine sahip olan fiziksel gerçeğimiz oldukça gariptir. Bu garipliğe değerli İngiliz genetikçi ve evrimci biyolog J.B.S Haldane, “Artık evrenin sadece düşündüğümüzden daha tuhaf olduğundan değil, düşünemeyeceğimiz kadar tuhaf olduğundan kuşkuluyum.” sözleriyle dikkat çekmişti. Aşağı yukarı aynı yıllarda Freud’un öğrencisi olan büyük psikiyatr Carl Gustav Jung’un “anlamlı tesadüfler” fikri bu tuhaf dünyaya daha da tuhaf bir anlam katmaya çalışacaktı: Eşzamanlılık gizemi ile… Jung, çok başarılı bir şekilde dikkatleri bu gizeme yöneltmeyi başaracaktı. Eşzamanlılık kavramı, Jung’un büyük ölçüde ününü borçlu olduğu açıklanamaz ancak aynı zamanda reddedilemez bir evrensel ilkesidir. Genel kaide olarak bildiğimiz gibi, evrende hiçbir şey gelişigüzel oluşmuyor. Tanrı’nın izni olmaksızın ağaçtan tek bir yaprak bile yere düşmez deniliyor. Bu felsefenin arkasında, olayların oluşumunda hem sebep-sonuç kuralının tecellisi, hem de bir anlam yüklemesi izlenebiliyor. Birbirinden bağımsız gibi görünen meselelerin ardında dahi görünmez bir bağ bulunuyor. Olaylar hem zaman içinde sebep sonuç denen nedensel bağlantılarla bağlanıyor, hem de birbiriyle anlam oluşturacak bir biçimde girift bir yapı oluşturuyor. Olaylar arasındaki ilişkiyi Jung, “Olaylar, genellikle bir yanda nedensellik zincirleriyle ve öte yanda, bir tür anlamlı çapraz bağlantı yoluyla birbirlerine bağlıdırlar.” şeklinde açıklamıştı.

(Zaman Aynası Kitabı)

Lilith ile Havva



Semavi dinlerin kutsal yaratılış teorisi bildiğiniz gibi, Havva ile Adem arasında yaşanan cinsel iletişim ile başlar. İlk günah kapsamına alınan bu cinselliğin günümüz cinselliği ile paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz. Erkeğin bakış açısıyla yazılan bu yaratılış sancısı, onun cinselliği yorumlayışını göstermektedir. Erkek, seksin nasıl olması gerektiği konusundaki görüşünü yasak elma mitine dönüştürmüştür. Buna göre seks, kadının şeytanca ayartması ile başlatılmıştır. Erkeğin bu “suçta” herhangi bir günahı veya büyük bir sorumluluk payı yoktur. Erkek safmış rolüne yatarken, kadın ortak zevkin tüm sorumluluğunu üstlenmektedir. Adem’i kandırdığı gerekçesiyle her ay regl denen baş belası ile ve acıyla çocuk doğurmakla cezalandırılmıştır. Yetmedi, çiftin sonsuz yaşam cennetinden kovulmasının vicdan azabıyla yaşamak durumunda bırakılmıştır. Günümüz cinsellikten çok da farklı değildi gördüğünüz gibi. Bugün İtalya gibi “ileri demokrasinin” yaşandığı ülkelerde, kadının kot giymesi durumunda tecavüze uğramış olamayacağı gibi trajikomik mahkeme kararları çıkabilmektedir. Modern Havva ile Ademler diretircesine bu geleneği sürdürmeye devam etmişlerdir. Tanrı kararına sorgulamaksızın boyun eğen, gıkı çıkmayan bir Havva nesli ve onu bir çok açıdan doyurmaktan aciz bir Adem nesli… Burada bir soru sorulması gerekmektedir. Binlerce yılın bu erkek egemen yorumuna, fiziksel, ruhsal ve cinsel baskısına neden bir başkaldırı oluşmadı? Kadın bu denli memnun muydu hayatından? Tek tük olan bireysel isyanlardan bahsetmiyorum. Erkek egemen havayı ılımlaştıracak ve değiştirecek topyekün bir bilinçlenmeden söz ediyorum. Sanki halen toplumun yarısını oluşturan kadın kısmı yarı uyur vaziyette. Gönüllü ve hatta sevinçle bedel ödemektedir hala. Peki neden? Neden içindeki büyük potansiyele karşın ruhu bu denli uyuşuk? Bu soruların cevaplarını arayacağız. Ama önce, gerçekte yaratılıştaki ilk kadın olan Lilith’den bahsetmeli biraz. Havva, Adem’in ikinci eşiydi. İlk eşi olan Lilith, Havva’dan çok farklı bir mizaca sahipti. Çok güçlü ve asi bir karakteri vardı. Özgürlüğüne düşkündü. Eş sözcüğünün gerçek anlamıyla Adem ile eşitti. Ne yazık ki Adem onun eşitliğini bir türlü kabullenemedi. Çünkü, onunla eşit olduğunda kadının, ondan üstün olacağını anlamıştı. O Adem bugünkü Ademdir. O Adem, günümüzün aynı Ademidir. Cinsellikte belli bir sınırı vardı. Fiziksel bir sınırı. Lilith’in bu konudaki bariz üstünlüğü onu belki ürkütmüştü. Ondan cinsel ilişkide sürekli olarak kadının üzerinde olmak istiyordu. Böylece durması gereken noktayı kontrol edebilecekti. Veya Lilith’in zevkini hiçe sayıp bugün bir çok hemcinsinin yaptığını yapacaktı. Kendini tatmin etmekle yetinecekti. Lilith bu durumdan hoşlanmadı. Cinsel ilişkinin pozisyonu, kontrol eden tarafı tayin etmektedir. Üstte olan kontrolü elinde bulundurandır genelde. Ve bu sebeple üstte olan, cinsel ilişkiyi yönlendirendir. Cinselliği yönlendiren de yaşamın kontrolünü elinde bulundurandır. Bir noktada Adem aciz hissetmiş olmalı diye düşünüyorum. Hemcinslerimin katılacağı gibi, kendisini tümüyle tatmin eden erkeğini hiçbir kadın kolay kolay terk etmez. Kaldı ki o zaman başka bir (erkek) alternatifi de yoktu. İkisi arasındaki çatışma çok büyük olmalıydı. Adem günümüz erkeğinden farklı olmadığına göre, onun ne tür başarısızlıklar veya hoşnut edememezlikler sergilediğini tahmin edebiliriz. Ancak günümüz kadını (genel profil olarak) ne yazık ki Lilith değil… Bu noktayı anlamak çok önemlidir. Kutsal yaratılış teorisindeki kadın erkek soyun başlangıcının genetik anlamda gerçekle örtüşmediğini söyleyerek itiraz edebilirsiniz. Ancak burada önemli olan genetik mirastan ziyade mental miras, arkaik hafıza mirasıdır. Asi, boyun eğmeyen, doğru cinselliği yaşama hakkını arayan Lilith, terk etmiştir Adem’i. Adem onun ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Adem’e yaraşır eş, Havva anada olduğu gibi olmalıdır – itaatkar, sorgulamayan, katlanan, suçları üstlenen, acılara boyun eğen bir yardımcı. Kısaca erkeğin duygusal ve bedensel bir tatmin aracı, canlı bir masturbasyon objesi. Erkeğin istediği kadın böyle bir ikincil pasif kişilik tipine sahip olmalıydı. Ve öyle de oldu. Çok, çok uzun zamandır kadın gerçek cinselliği, yani Lilith cinselliğini yaşamıyor diyebilirim. Daha doğrusu Lilith’in isteyip de Adem’in veremediği cinselliktir bu. Cinsellik ile orgazmı birbiriyle çok karıştırmamak gerekir. Sözlerimden kadının uzun zamandır orgazm edilmediğini anlamayın. Hayır, kadının bildiği yaşadığı haz doruğu olan orgazm, Havva orgazmıdır diyorum. “Lilith” adını yakıştırabileceğim doruk ile ilgisi yoktur bunun. Zira Lilith, bedensel değil ruhsal, dünyasal değil, mistik bir tecrübenin peşindeydi. Öyle olması, onun tanrı katından görevlendirilmiş olması ile ilişkiliydi. Bazı rivayetlere göre hatta Adem’i eğitmek üzere yanına gelen ilahi tabiatlı bir varlıktı. Lilith ile Havva’yı halen bilinçdışımızda yaşayan bir arketip olarak kabul ettiğimiz takdirde iki seçenekli bir doğamız olduğu sonucu çıkar. Kadın beyninde Havva arketipi ağırlıklıysa, kısa süreli mekanik bir sevişme ile ilgilenecektir kendisi. Hatta bazen onunla dahi ilgilenmeyecektir. 5-6 saniyelik bölgesel ve tamamen etin hissettiği bu zevk yerine çoğunlukla pasta börek yemeyi tercih edecektir. Bunun ötesinin olabileceğini hayal bile edemeyecektir. Bu kadın, Adem’in istediği tarzda olan eş olacaktır. Cinsellikten beklentileri, Adem’in karşılayacağı kadar yeterlilikte olacaktır. Onun yeteneği konusunda fikir yürütemeyecektir. Adem kendisiyle ne kadar güçlü ve başarılı olduğu konusuyla boş bir gurur duyacak, yetmeyecek, onaylanmak ihtiyacı ile başka erkeklere böbürlenecek, kadınının da ağzından ne kadar iyi olduğunu duymak isteyecektir. Bir çok erkeğin aslında genç eş istemesinin altında bu sebebin yattığını düşünüyorum. Genç, tecrübesiz demektir. Tecrübe noksanlığı da, karşısındakini kritike etmeyi önlemektedir. Evet, erkek Havva tipi kadın ile gayet mutlu olacaktır…

Lilith yapılı bir kadın ile karşılaştığında, ondan hem ürkecek, hem de hayranlık duyacaktır. Bilinçdışında Lilith arketipi baskın bir kadını erkek hemen tanır. Onun yürüyüşü kendinden emindir, bakışları derindir, ne istediğini bilmektedir o. Hayata karşı dik ve güçlüdür, sorumluluklar onu korkutmamaktadır. Lilith kadını yüksek bir duyarlılığa sahip ve aynı zamanda anaç olabilmektedir. Normalin çok ötesinde bir içgörüsü, içgüdüsel olarak doğru karar verme yeteneği vardır. Cesurdur, kendini tanımakta ve isteklerini bilmektedir. Onları talep etmekten de geri durmamaktadır. Lilith’in mistik bir tarafı da vardır, bu görünürde olabilir ya da saklı kalabilir. Ancak yaşamı garip olacak ölçüde bir mistik sürükleme içerisinde gelişmektedir. Lilith kadını söz konusu olduğunda artık bildiğimiz sıradan cinsellikten ve özellikle seks ile pornografik öğelerden bahsedemeyiz. İşte böyle bir cinselliği yaşayan kadın her bakımdan eşittir erkeğe ve onunla eşitlendiği anda, önünde yürümeye başlayacaktır. Kadının üstünlüğünü kabul edemeyecek yapıda olan Adem erkeği, ondan mistik cinselliği sır gibi saklamıştır. Binlerce yıldır kendi erkek tabiatına has cinsel öğretiler geliştiren erkek, kadın cinselliği ve mistisizm bağlantısının üzerini örtmüş, hatta bu gibi konuların konuşulması dahi tabu ve yasak olmuştur. Aslına bakarsanız tüm dini öğretiler de erkekleri muhatap almıştır.

Taş Yağmuru



Tarihe geçen ilk psikokinezi fenomenlerinden biri, M.S. 355 yılında Ren nehri kıyısındaki Bingen şehrinde meydana gelmiştir. Bingen sakinleri görünür bir neden olmadan yataklarından yere düşerler, havada devasa taşlar uçuşur, garip sesler halkın arasında korku ve panik yaratır. Bu gizemli olaylardan yaklaşık 500 sene sonra yine Bingen yakınlarındaki Kembden yerleşim alanında benzer olaylar vuku bulur. Bu defa gizemli sesler insan şeklini almıştır. 1831 yılında Endonezya’nın Java adasında 12 yaşında bir kız çocuğu, ada halkında şaşkonlık, korku ve panik yaratmıştı. Evinde ve başka kapalı alanlarda, sokaklarda, nereden geldiği belli olmayan taşlar havalanıp yanı başına düşüyordu. Kıza zarar vermeyen taşlaın sayısı bazı günlerde 100’ü buluyordu. Ağırlıkları 9 kg kadar olabilen cisimler ancak yerin 2 m yukarısında görünür hale geliyordu. Buna benzer gizemli bir taş yağmuru 1927 senesinde Kottrebahle’de kayıtlara geçti. Tibor ve Ladislaus adındaki 13 yaşlarında iki kuzen, balık tutarken taş yağmuruna hedef oldular. Çocuklar panikle evlerine doğru koşarken “yağmur” onları takip eder. Java adasındaki kız çocuğu vakasındaki gibi, taşlar ansızın ortaya çıkarak düşerken, çocuklara hiçbir zarar vermemektedirler.

Sevgili Adayı Enerji Varlığı



SEVGİLİ ADAYI VARLIK

Bir gün nihayet yeterli miktarda enerjiyi biriktirip varlıklar içerisindeki “esas” varlıkla yüz yüze gelip konuşmayı başardım. Artık klasik hale geldiği gibi, dalınç durumuna girerken, astral bedenle fizik bedenden ayrıldım. Yatakta sağa sola dönüyordum. Kalkma uğraşı içerisindeyken yalnız olmadığımı fark ettim. Görünürde bir varlık yoktu ama onu bilincimde güçlü bir şekilde algılıyordum. Sol yanımda duruyordu bu defa. Öylece durup beni seyrediyordu. Belli ki benden bir hamle bekliyordu. Yataktan kalkarak yere bastığım sırada uçarak tavandan çıkmayı düşündüm. Havalandım, fakat tavandan çıkmak yerine ona başımı çarparak gerisin geriye yere düştüm. Başarısızlıkla sonuçlanan gitme girişimimden sonra kendimi aynada görmeyi tasarladım. Giysi dolabının aynasının karşısında durdum. Kendimi incelerken varlık da beni inceliyordu. Aynada gördüğüm şey karşısında şaşkınlık geçirdim. Renkli ama şeffaf bir beden görmeyi hayal etmiştim hep. Oysa gördüğüm etten kemikten oluşan bir bendim. Normal hayatımda asla giyinmeyeceğim tarzda giyinip, üstüne üstlük garip bir makyaj yapmıştım. Siyah renkte deri kemerlerden oluşan bir üst, ona bitişik deri pantolon ve türkuaz- mavi renkli saç diplerine kadar uzayan bir göz makyajı ile son derece vahşi, frapan, çılgın biri gibi görünüyordum. Yoksa fizik bedenden ayrılan astral-enerji beden bir tür ikiz beden miydi? Öyle olsa ikiz bedenin bu dünyanın astral planında ne işi vardı? Odam fizik dünyadaki odanın tıpatıp aynısıyken, görüntüm neden bu kadar alakasızdı? Kendi dublemi mi yaratmıştım yoksa ve de ona bilinçdışının hayali ile mi şekil vermiştim? Bu sorularıma Castaneda’nın kitapları dahi cevap verememişti. Ama orası düşünme yeri değildi, eylem yeriydi ve ben de buna göre davrandım.
Hala görüntüsü oluşmayan ama varlığını hissettiğim varlığa doğru dönerek, “Kimsin sen? Seni görmek istiyorum!” dedim kararlılıkla. Kendimi görmüştüm, şimdi ise sıra ona gelmişti.Yatağa geri dönüp sırtımı yasladım. O görünene kadar beklemeye karar vermiştim ki, çok geçmeden görüntüsü belirmeye başladı.

(Astral Kapılar kitabından)