6 Eylül 2019 Cuma

Kutsal Yerlerin İstismarı

göbeklitepe kalabalık ile ilgili görsel sonucu
Birkaç zamandır içim ezilerek tanık olduğum bir istismar hadisesine değinmek istiyorum. Malum, ülkemizde her şey istismar edilmektedir. Çocuk istismarı, kadın istismarı, işçi-emekçinin istismarı, hayvanların istismarı, doğanın, toprağın, madenin, denizlerin istismarı.. E tabii kutsal yerler, mabetler, türbeler de bundan nasibini almayacak değildi..
İnsanoğlu kendinin ölümlü olduğunu anladığı andan itibaren hayatına bir anlam yükleme çabasına girmiştir. İlk dinsel uyanışlar, farkındalıklar rüya ve vizyonlarda meydana gelmiş ve insanın zihninde bir tür tanrısal olgu, algı ve düşünce gelişmeye başlamış, ilk başlarda oldukça masum ve basit olan bu pagan - panteist görüşler asırlar geçtikçe gelişmiş, yeni yorumlar getirilmiş, sistematik hale getirilmiş ve en nihayetinde çok tanrılı özgür inançlar tek tanrılı dogmatik inançları üretmiştir. Fakat bu inanç evrimi asla birbirinden kopuk olmamıştır. Bir dini inancın geçmişinde mutlaka kendi bir atası vardır ve bu yüzden yoktan türeyen bir dinin olmadığı aşikardır. Bugün yeryüzünde var olan tüm dini inançların izleğini tarihte bulabiliyoruz, ilk dinsel uyanış hariç...
Ülkemiz toprakları da bu konuda nasibini almıştır. Trakya'dan Ege'ye, Akdeniz'den Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya her yer tarih ve inanç tarihi eserleriyle kaynıyor. Kıskanılası ülkemiz adeta bir tapınaklar cenneti. Üstelik son yıllarda bunlara Göbeklitepe de eklendi. Ben özellikle tapınaklara ayrı bir yer-değer veriyorum çünkü kuruluş amaçlarının ve niyetlerinin kutsiyeti yüzünden onlara çok saygı duyuyorum. Çoğu mabedin kendinden önceki bir mabedin yerinde ve kalıntıları üzerinde yapıldığı biliniyor. Bir mabedin yeri asla öylesine seçilmez ki orada mutlaka belli başlı unsurların olması gerekiyor. Düşünün asırlar ve hatta binyıllar öncesinin şartlarında insanlar binbir emek vererek, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde, genelde dağlık tepeliklerde bir sürü emek verdiler, yılların belirli günlerinde binbir hazırlık ve arınma çalışmalarından sonra kutsal ayinlerini gerçekleştirdiler. Bugün o basıp geçtiğimiz yerde gözyaşı döktüler, kurbanlar adadılar, kanlarıyla o taşı toprağı suladılar. Peki bugün biz orada neler yapıyoruz, olaya yaklaşımımız tarihe ve söz konusu tapınağa saygımızı ne derece yansıtıyor?
Göbeklitepe'yi örnek verelim. Yeni çağcı, Ufocu, Anunnakici, sözde şifacı bir sürü tip alana doluştu ve herkes orada bir hak iddia ediyordu. Kimilerine göre burası mutlaka Anunnakilerin laboratuvarı olmalıydı, kimilerine göre ise Sirius-Orion misyonunun bir devamı.. Bir diğerleri kozmik şifanın oradan aktığını savundu vs. Gerçek kimsenin umurunda değil... Gerçek bize uymuyorsa biz kendimize uyan bir yenisini yaratırız vs...
Bosna'da bu olayın başka bir trajikomedi almış şekline tanık olduk. Malum Bosna'da piramit diye pazarlanan tamamen doğal oluşum olan birkaç tepe var ve bunların çok daha iyisini ülkemizde bulabilirsiniz.. Bu tepeleri bir iş insanı kiralamış ve gönüllüler tutup, üstüne onlardan para alıp içlerinde tüneller kazdırmış. Bileti yanlış hatırlamıyorsam 10 Evro olan bu Ravne tünellerini şahsen gidip yerinde gözlemledik. Tarih adına hiç bir şey olmayan bu yerde söz konusu iş insanı resmen sıfırdan bir inanç yaratıyor. Belki bundan 5 bin yıl sonra insanlar bu yerleri dolaşıp eski insanların orada neler yaptıklarına dair teoriler üreteceklerdir ama şu anda birilerini zengin etmekten ve Bosna halkına döviz kazandırmaktan başka bir değeri yoktur.
Kimbilir, bu Bosna tiyatrosunu duyduğundandır belki, İzmir taraflarında bir "Can" da kendi türbesini ve dilek kuyusunu kurmaya başladı. Olaya inanmaz gözlerle bakıyorum ve nereye evrileceğini çok merak ediyorum. Adam araziyi kiralıyor, içinde kuyular kazdırıyor ve bunların insanlara şifa verdiğini, çünkü orada bilmemne gezegeninden bir enerji geldiğini savunuyor. O savunuyor da insanlar buna nasıl inanabiliyor, gerçekten hayret ediyorum..
Yani adamcağız türbesini, mabedini, kuyusunu hiç kimseyle paylaşmak istemiyor; kimse ortak çıkmasın diye tam zamanlı kendi kuyusunu kazıyor..
Bazen keşke arkamda bir ekip olsa da Uğur Dündar gibi yollara çıksam diyorum. Var mı destek çıkan?

28 Temmuz 2019 Pazar

HACÍ BEKTAŞ VELİ – GÖREME GEZİSİ VE İŞARETLER



Son dönem Alevi-Bektaşi öğretileninin ezoterik ve majik yönüyle ilgili ön araştırmalar yapmakta olduğumu duyan bir dostum Cem evlerinin Hacı Bektaş Veli’ye gezi ve ritüel içerikli organizasyonlar yaptıklarını ve istersem beni de refere edeceğini söylemişti. “Olabilir, yerinde görmek ve bir ayine katılmak güzel olur diye cevap verdiğimde” Hacı Bektaş’ın Kapadokya bölgesine yakın olduğunu ve oraya gitmişken mutlaka uğranması gerektiğini de eklemişti. Tam bu cümleleri ettiği sırada salondan mutfağa geçip bir sade soda almak için buzdolabının kapağını açtım. Kapağı kapar kapamaz bir manyet yere düştü. Enteresandır, manyet kırılmadı ve sadece mıknatısı yerinden çıkmıştı, onu aradıysam da bulamadım. Bu, kızımın birkaç sene evvel Kapadokya’dan bana getirdiği hediyeydi. Bir sürü başka manyet varken bunun düşmesi, tam da konu üzerine düşmesi, zarar görmemesi ve mıknatısının kopmuş olması tuhaftı; bunu bir “işaret” olarak kabul ettim ve hemen arkadaşa geziye gitmeyi kesinlikle istediğimi söyledim. Ne de olsa ben bir “işaret avcısı” idim.
Şimdi gelelim orada neler olduğuna…
Ataşehir Cem evi grubuyla birlikte 27 Temmuz 2019’da sabah ilk vardığımızda Beştaş denen bir yere gittik. Beştaş, Hacı Bektaş kasabasının az dışında bulunan küçük bir toprak alanın üzerindeki beş megalitten oluşmaktaydı. Bunların dördü yan yana muntazam bir yarı çember benzeri bir şekil oluşturuyordu, beşincisi ise baş parmağın diğer parmaklardan ayrılmasına benzer bir şekilde diğerlerinden ayrık ve az daha aşağıda yer alıyordu. Bu taşlarla ilgili eski bir halk söylencesi vardı. Hacı Bektaş Veli hayatta iken, bu taşların konuştuğu ve şahitlik yaptığı anlatılmaktaymış. Vilayetnamede yer alan söylence şöyledir: "O zaman otlaktaki sığırlara, köyden her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdris Hoca'nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi çıkmış. Hacı Bektaş Veli hayvanlara bakma işini üstlenmiş. Hayvanlar otlayarak Mucur istikametine doğru yayılırlarken, İdris'in kardeşi Sarı kendi öküzlerini getirip bunlara katmış. Hacı Bektaş Veli de "ben bunları görüp, gözetemem, bir zarar gelirse karışmam" demiş. Sarı dinlememiş, bırakmakta ısrar etmiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, çevredeki beş tane büyük taşa hitaben "Siz tanık olun, Hacet vaktında şehadet edersiniz" demiş. Sarı'nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı'ya düşmüş. Hacı Bektaş Veli, beş tane şahidim var demiş. Onları otlak yerine götürüp, taşlara seslenince hepsi yuvarlana yuvarlana huzura gelmiş ve tanıklık etmişler."
Tabii günümüzde taşların dile geldiğine inanmak yerine daha mantıklı açkıklamalar arıyoruz ve bu taşların pagan kökenli kadim bir ritüelin uygulanmasında yer aldıklarını öneriyoruz. Çünkü yerel halk bir söylenceyi asla uydurmaz; fakat ritüelin çıkış noktası, yani kökeni unutulmuş ve sonradan kabul gören inançlarla uyumlu hale getirilmiş olabilir.
Beştaş’ın ardından arkadaşımla gruptan ayrılıp At Kaya’ya gittik. Bu, Hacı Bektaş Veli'nin, üzerine çıkıp, at gibi yürüttüğü söylenilen kayadır. Onun hemen yakınında ise halk topraktan taş mercimek ve buğday çıkarmaktaymış, bu tohumları da bizzat Hacı Bektaş Veli’nin taşa dönüştürdüğü rivayet edilmekteydi.
Oradan da Göreme’ye ve ardından akşam üstü gün batımına doğru Deliklitaş’a geçtik. Açıkçası bölgede bol bol kutsal taş vardı ve onlara dair birçok söylence dolaşmaktaydı.
Vakti zamanında Hacı Bektaş Veli’nin çilehane olarak kullandığı, yani kendini dış dünyaya kapayıp iç dünyasına döndüğü, derin meditasyona daldığı Deliklitaş, şehrin hemen dışında en yüksek tepelikteydi. Yürüyerek oraya çıkarken, ilginç bir ritüelle daha karşılaşacağımı tahmin ediyordum çünkü bu tarz yerler, yani tepeler ve zirveler, eskilerin Tanrı’ya yaklaşmak için seçtikleri ayin yerleriydi. Ne de olsa Tanrı “göklerde” aranmalıydı ve göğe en yakın yer dağlar, tepelerdi, ki oraya ulaşmak mutlaka zor olmalı, çaba gerektirmeliydi.
Biz de yürüye yürüye tepeye vardığımızda önümüzde şahane bir manzara belirdi. Bir tarafta şehir, diğer tarafta Hırkadağ yatıyordu. Hırkadağ özellikle çok önemliydi ama onu birazdan anlatacağım.
Her ne kadar Deliklitaş’ın oyuğunun Hacı Bektaş’ın yumruğu ile  meydana geldiği rivayet edilse de bana kalırsa o enteresan bir doğal yapıydı. İçi oyuktu, soldan giren insanlar sağ yandaki küçük aralıktan dışarı çıkıyorlardı. Sanki evvelden taşın içinde bir şey vardı da, taş onu kaplamıştı ve sonra içteki yok olmuştu ve sadece bir kapak veya çatı vazifesi gören taşı kalmıştı. Deliklitaş, kadim dünyanın iki büyük ve en yaygın ritüelinden birine ev sahipliği yapıyordu: ikinci doğum ritüeline. İnsanoğlu, “ölmeden önce ölmek”, “ikinci kez doğmak”, “ruhsal olarak doğmak” için böyle bir ayin tertiplemişti. Bu ritüel hem halk nezdinde aleni hem de ezoterik ve okült cemiyetlerde gizli olarak çeşitli varyasyonlarda halen yapılmaktadır. Özetle bu taş yapı bir kutsal Mağara ve Rahim vazifesi görüyordu. Mağaraya giren insan ölü kabul ediliyor, orada ateş elementiyle arınıyor, şifalanıyor, günahlarını temizliyor ve sonra delikten çıkmak suretiyle mağara-rahmi terk ederken ikinci kez ve bu defa ruhsal olarak doğuyordu. Fakat Deliklitaş’taki doğum kanalı epey dar ve kaygandı, çıkmak da güçtü. Bu yüzden yerel halk, Deliklitaş’tan ancak günahsızların çıktığını söylüyordu. Tıpkı günahsız doğan bebekler gibi..


Vaktimiz olsaydı Hırkadağı’na da giderdik ama maalesef vakit yetişmedi.
Ertesi gün yolda dönerken arkadaşımla bu söylenceler üzerinde sohbete koyulduk. Ben bunların somut anlamıyla anlaşılmasının sakıncaları üzerine kendimce “vaaz verirken” arkadaşım bana katlanmış bir kağıt uzattı. “Sen belki inanmıyorsun fakat bir de şuna bak” dercesine kağıdı açtı. İçinde mercimek ve buğday büyüklüğünde ve formunda birkaç tane minik taş vardı. Kalıptan çıkmışçasına hepsi birbirine benziyordu ve gerçekten de doğal olamayacak kadar gerçek tohumları andırıyorlardı. Elime aldım, evirdim, çevirdim ve bir şaşırma ünlemi çıkardım çünkü taş buğday tanesinin teki kırıktı ve de içi boştu! Zihnim seneler evvel gittiğim Napoli’deki Vezüv yanardağının kurbanı olan taş insanlarla ani bir eşleştirme yaptı ve “bu tohumlar gerçek, ancak taşlaşmaları Hırkadağın marifeti olmalı” dedim. Çünkü Hırkadağ bir volkandı ve bölgede Erciyes dahil başka yanardağlar da vardı. Bölge komple zaten volkanikti ki bu da Kapadoka’yı peri bacaları ve diğer tüm fantastik yapılarıyla dünyaya meşhur etmişti. Bölgede 100 ile 150 metre arasında değişen bir tüf katmanı vardı ve araziler uzmanlarca araştırılsa taş tohumların yanında kimbilir daha neler neler çıkardı…

Hırkadağı’nı Hacı Bektaş Veli öylesine seçmemişti tabii. Ona neden buraya geldiğini sorduklarında “Eğer hakikate ulaşmak için bundan daha yüce bir yer olsaydı orada otururdum” demiş. Demek ki buranın özel bir manyetik-mistik özelliği olmalıydı. Yüzyılın Kahini Vanga da Bulgaristan’da onca yeri dolaşmış ve yeteneklerine en iyi gelen yer olarak sönük bir volkan kraterinin hemen dibini seçmemiş miydi zaten…
Bu keşifle birlikte içimiz biarz rahatladı, “mucizeleri” daha mantıki bir zemine oturttuktan sonra ilk molada birer keyif kahvesi içelim dedik. Tam kahvemi yudumlarken karşımda outran arkadaşın kahve fincanının masada saga doğru 2 cm kadar hareket ettiğini gördüğümde gözüm yanıldı zannettim ama birkaç saniye ardından hareket tekrarlandı. O esnada yüzüme bakıp konuşan arkadaş bunu fark etmemişti. Masanın üzeri cam olduğu için, herhalde fincan tabağının altı ıslaktı ve haliyle kaydı diye düşündüm, fakat elime alıp yokladığımda kupkuru olduğunu görmem mi….

3 Temmuz 2018 Salı

Leyla Aydemir


İç dökme mi desem, hala fizikötesine inanmayanı ikna çabası mı, yoksa çaresizliğin verdiği bir dışavuru mu bilemedim, Leyla ile ilgili olduğunu anladığım kişisel vizyon ve rehberlik sürecimi paylaşmak istedim.
İlk görü 21 haziran gecesi, kayboluşunun 7. gününde geldi. Tabii ki ismini bilemedim ama twitter'de adını etiketledim, verilen ihbar telefonlarına yazdım ama dönen olmadı. Kızı gördüğüm yer mezarlık yakını olduğundan endişeliydim. Arka camları açık bir aracın sol camından girip sağ camından dışarı çıktı, araç insan doluydu. Dışarıda doğulu veya köylü orta yaşlı dik duruşlu, sanırım pardesülü bir kadın çocuğa 4-5 taş attı, çocuk eğilip 1-2 tanesini geri attı. Bu tip görüleri çoğunlukla söz konusu kişinin zihindeki yansımalardan gördüğüm için, kadının gerçek bir kadın mı yoksa hayatı verip geri alan toprak anayı mı simgelediğini bilemiyorum tabii.

Bir diğer görü 28 haziran'da geldi, aslında o vakit kayıp olarak bilinen merhum Metin Kor'un akıbetini görmeyi dilemiştim ama onun beraberinde yuva veya ilkokul çağlı kadar küçük bir çocuğun feryat figan ayakkabılarını istediği bir sahneyi izledim. Ayakkabıların alınması, tespit ettiğimiz ölüm sembollerinden biridir. Sonra bu kız alay edilme ve utanma hissinin beraberinde yalın ayak yürümeye başladı ve bir okul kantinine benzettiğim bir yere gitti. Oradaki çalışan veya kantinciden yemek istiyordu, kantinci vermiyordu, çocuk da parasını ödedim diye isyan ediyordu. Kantinci ile çocuk 40 lirayı çekiştirip durdular, sonunda ortadan yırtıldı. 40, yine hiç hoşlanmadığımız bir çağrışım yapmaktadır.
Ve son olarak 26 haziran'da Ağrı dağının zirvesine bir tırmanış yapacaktık. Bu sefer onu kendi kızım gibi görmüştüm, ne de olsa ben de bir anneyim ve kolektif zihinde tüm çocukların anası sayılırız. Ezoterik sembolleri bilenler, bu zorlu dağ tırmanışının ölüm sonrası yükselmeyi simgelediğini biliyor olacaklardır.
İşte böyle bitti masum Leyla'nın bu kısa yaşam hikayesi. Önce karşı koydu, sonra açlık ve zihinsel karışıklıkla boğuştu, başına ne geldiğini bile tam olarak kavrayamadı ama rehberlikle kendi melekutuna doğru yolcu oldu.
Tanrı tüm çocukları korusun...

14 Haziran 2018 Perşembe

Tapınak Görevlisi ve Atatürk Evi’ndeki olağanüstü enerji



Tapınaklar Gezisi: Tapınak Görevlisi ve Atatürk Evi’ndeki olağanüstü enerji

Antik Yunan Tapınaklar gezimizde yaşadığımız sıradışı olaylar, ilk yazımda bahsettiğim “ateş topu” hadisesiyle sınırlı değildi. Ondan evvel iki gizemli tecrübe daha yaşamıştık.
İlki, Atlantis’in son “Tanrıları” Kabirilerin bizzat kurduğu Samothraki adasındaki tapınakta meydana geldi.
Gezimizi aylar evvel planlamış, feribot saatlerine bakmış, tüm yol ve konaklama planımızı ona göre ayarlamıştık. 2 günde bir de ne olur ne olmaz diye feribot saatlerini teyit ediyorduk. Her gün sabah erken saatlerinde ve akşam olmak üzere ikişer sefer vardı. Ancak yola çıkmadan 1 gün evvel ne hikmetse tam da bizim gittiğimiz günün feribot seferlerini bire indirmişlerdi, sabah feribotunu saat 11’e ertelemişler, dönüşü de iptal etmişlerdi. Adada kalmayı planlamamıştık, otel rezervasyonumuz yoktu ve aniden tüm planlarımız alt üst oldu. Tur organizatörümüz ile tur rehberimiz sağ olsunlar saatler süren bir telefon ve mail trafiğinden sonra programı 1 gece adada kalacak şekilde değiştirdiler. Bu aslında hepimizi sevindirdi, çünkü adanın önemini biliyorduk, hatta mümkünse oradan dönmektense birkaç gün çadırda bile kalmaya razıydık. Aramızda “Ada bizi bırakmak istemiyor” diye şakalaşıyorduk.
Sonradan bizim iyiliğimiz için ortaya çıktığını anlayacağımız aksilikler bununla da kalmadı. Saat 15 sıraları otele yerleştik, açlıktan kavrulan midelerimizi doyurduktan sonra da tapınağın yolunu tuttuk. Tapınak girişine vardığımızda büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktık. Tapınağın görevlisi, bize buz gibi bakışlar yönelterek, tapınağın saat 15’te ziyarete kapandığını söylemez mi? Ertesi sabah gelmemizi salık veriyordu, oysa bizim 8 feribotuyla dönmemiz gerekiyordu. Bir gün daha adada kalmamız imkansızdı çünkü bu tüm programı alt üst edecekti. Dakikalarca görevliye yalvardık ama hiç oralı olmadı, bizimle tartışmadı bile. Sert sözlerle yapılacak hiçbir şeyin olmadığını söylüyordu, demek ki hepsi bu kadardı. Adaya gitmiştik ama tapınağa giremeyecektik. Sinirlerimiz iyiden iyiye bozuldu, tapınağın yukarıdaki girişine doğru yürümeye başlayan rehberimizi takip ederek hiç olmazsa dışarıdan bir şeyler görmeyi umuyorduk.
Ve işte karşımızda yüksek parmaklıklı bir kapı vardı. Sağıma soluma bakındım, girecek bir aralık bulamayınca kapıyı tırmanmaya karar verdim. Sonuçta ne olacaktı, en fazla ceza keseceklerdi. Oraya girmeye karar vermiştim ve hiçbir şey buna mani olamazdı. Tam ayağımı parmaklıklara basacaktım ki tapınak görevlisi geldi ve nemden buğulanmış mavi gözleriyle bize bakarak, son derece yumuşak sözlerle “girin” diye davet etti. Sanki az önce bize azarlarcasına konuşan kişi kendisi değilmiş gibi… Hatta sonradan bu olayı çok konuştuk ve hepimiz kani olduk ki bu adama bir şeyler olmuştu; içindeki ruh gitmiş, bambaşka bir ruh gelmişti. Ona koştum, sıkı sıkı sarılıp teşekkür ettim. Sevinçten handiyse ağlayacaktık. Dosdoğru gözlerime baktı, ben de onun gözlerine aktım… Gözleri olabildiğince derindi, o kadar derin ki, sanki bu dünyada çok fazla şeyi görmüş geçirmişti de anlatamıyordu. Bana eliyle “Sus” işareti yaptı. Evet, bu adam kesinlikle az önceki katı ve soğuk görevli değildi.
Onu takip etmemizi istedi, dosdoğru tapınağın en önemli yerine götürüp bizi bıraktı. Bizi hiç rahatsız etmeden, uzaktan, yüzünde derin bir sevgi, bilgelik, sabır ve dile getiremediğim bundan daha fazlası olan bir his ve duyguyla izliyordu. Tapınakta tek biz vardık, mesai saati harici oradaydık ve bize hiçbir şekilde acele ettirmiyordu. Bir ara bana ve Nermin arkadaşıma yaklaştı ve bozuk bir İngilizce ile “buraya tekrar gelmek zorundasınız” dedi. Nermin ile birbirimize bakakaldık. “Zorundasınız” diyordu bize…
Yaptığı bu iyiliği ödüllendirmeye karar verip aramızda para topladık. Tapınağa giriş bileti de satın almadığımız için ona denk bir meblağı ayarlayıp görevliye uzattım. Bu hareketimiz onu iyiden iyiye ezdi diyebilirim. Parayı alması için binbir dil dökerken ezildi, büzüldü, yüzünden akan sevgi, merhamet ve şefkat tarifsizdi. Ne yaptıysak ikna edemedik ve parayı almadığı gibi, tapınaktan çıkmak üzereyken yine yanıma geldi, bu defa 2 arkadaşımız daha yanımdaydı. Üçümüze tekrardan aynı şeyi söyledi: “tekrar gelmek zorundasınız”…
Ertesi sabah feribotuyla Dedeğaç’a döndük, oradan da Selanik’e geçtik. Doğrudan Ata’mızın evinin yolunu tuttuk. Evi dolaştık, kişisel eşyaların olduğu bölmelerdeki yoğun enerjiyi hissettik. Atatürk’ün evi müze değil de olağanüstü güçlü bir enerji santraliydi sanki. Fakat en büyük sürpriz, annesinin odasındaki aşırı manyetizmaydı. Annesinin balmumu heykelinin yanında dikilirken ellerimiz külçe gibi ağırlaşıp, kendiliğinden yanlara doğu açılıyordu. Burası kesinlikle yaşayan bir enerji alanıydı. Atatürk’ün doğduğu evin öyle bir enerjisi var ki, bunu anlatmak değil, ancak hissetmek gerekir. Bizler de öyle yaptık, sustuk, hissettik, aktık ve aktardık…
Ülkemizin esenliği ve bekası için bireysel ve grup meditasyonu yaptıktan sonra evden ve Selanik’ten ayrıldık.
Ek olarak şu notu düşmek isterim: Bazı kişiler Atatürk’ün ne denli büyük bir ruh olduğunun farkında olmayabilir ama dünya farkında. Yurtdışından “gavur” diye yaftaladığımız bir çok okült ve ezoterik grup, onun enerjisini deneyimlemek ve yüklenmek için Selanik’e ve Anıtkabir’e gidip meditasyon yapıyor. Bunlar arasında Beyaz Kardeşlik Topluluğu da var…