11 Haziran 2018 Pazartesi

Tapınaklar Gezisi ve Gizemli Ateş Topu



Yıllar önce, Kahin Vanga’nın hayatını araştırdığım günlerde Samothraki adasıyla ilgili kehanet niteliğinde ettiği sözleri öğrenmiştim. Vanga’ya göre Samothraki’de toprağın altında öyle bir tarih vardı ki, bulunması halinde tüm dünya tarihi değişecekti.
“Kahin Vanga” kitabımda yer alan bu kehanet şu şekilde: “Bu Yunan ada, binlerce yıl evvel yaşamış ruhlarla doludur. Ada kıyılarına yakın, çok derinlerde arkeologların büyük ilgisini çekecek şeyler yatmaktadır. Onları görüyorum: büyük ustalıkla işlenmiş mermer sütün parçaları. Bunlar, devasa tapınak ve sarayların kalıntılarıdır.
Henüz bulunmadılar, ama bir gün denizden çıkarıldıkları zaman büyük sansasyon yaratacaklardır.”
Acaba Vanga, denizlerin çok derinlerinde yatan bu hazine değerindeki tarihin son buzul çağında sular altında kalan eski medeniyete ait yerleşimler olduğunu mu ima ediyordu?
Samothraki – Delphi – Atina ve Petriç tapınaklar turu gezi rehberimiz İlhan bey, hem arkeolog hem de tarih öğretmenidir. Kendisinden son derece önemli bilgiler öğrendik, şaşırdık, büyülendik. Rehberimizin zihni, büyük bir “antik tarih” arşivine sahipti ve özellikle kadim Traklar, Pelasgiler, Bogomiller, Mezopotamya ve Anadolu tarihi konusunda uzmandı. Bulgaristan’ın Kazanlık şehri civarında birkaç yıl evvel tüm dünyayı şoke eden altın hazinesinin tüm dünyayı dolaştığını; New York müzesinde 8 milyon ziyaretçiyi ağırladığını; Anadolu’dan Adriyatik kıyılarına kadar yayılmış Trak kavimlerinin bu eserlerinin Mısır piramitlerinden 2 kat eski olduğunu; Trakların günümüzden 10 bin yıl evveline dek izlerini sürdüklerini ancak nereden geldiklerinin tespit edilemediğini; Bulgaristan’ın Karadeniz kıyılarında suların altında derinlerde 60 metreye inene dek birçok tarih eseri yattığını kendisinden öğrendik. Bu derinlikte insan yapımı eserlerin olması, onların son buzul çağı sürecinde sular altında kaldığını göstermektedir. Buzul çağı 12 bin yıl evvel başlayıp 4 bin yıl sürmüş, o vakitler birer göl olan Karadeniz ve Marmara’yı denize çevirmiş, oluşan boğazlardan taşan su, Samothraki, Gökçeada, Bozcaada ve diğer adaları ortaya çıkarmıştır. O vakte kadar bu adalar karayla bağlantılı haldeydiler. Bu demek oluyor ki Traklar ve yerleşimleri hiç yoktan Tufan evveliydiler. Acaba Vanga’nın Samothraki adasındaki toprağın altında görmeyen gözleriyle gördüğü tarihi eserler de bu kadim medeniyete mi aitlerdi?
Ezoterik araştırmacılar, Trakların ve Pelasgilerin, batık Atlantis ile ilişkili olduğu konusunda görüş bildirirler. Büyük Atlantis medeniyetinin ve kıtanın batışından önce olacakları bilen birkaç inisiye rahip bugünkü Avrupa’nın yolunu tuttu, kuzeyden İskandinav topraklarına girdi, sonradan ortaya çıkacak Keltlerin ve Druidlerin, proto-Trakların topraklarından geçti ve…. bugünkü Samothraki adasına geçip gizemli bir tapınak kurdu. Bu “üstün” insanlar, yerel halklara göre tanrı gibi göründüler ve sahip oldukları bilgileri sebebiyle zaten bize kıyasla gerçekten de öyleydiler. Tarihsel kayıtlarda ve ezoterik-okült literatürde onları Kabiri tanrıları olarak okuyabilirsiniz. İşte Samothraki’de halka kapalı olarak tuttukları bu ilk ve tek tapınak da onların eseriydi. Onun eşi benzeri yoktu. O, “tanrıların” yaşadığı sonuncu yerdi. Diğer tüm tapınaklar bir veya birkaç tanrıya ibadet etmek için kurulmuşken bu tapınak bizzat tanrıların eseriydi. Samothraki adasındaki tapınak bugün hem arkeolojik değer bakımından hem de gizli ilimlerle uğraşan bizler açısından olağanüstü önemdedir. Arkeoloji dünyası, onun gizemini henüz ortaya çıkaramamıştır, tıpkı Göbeklitepe gibi. Ancak bizim bazı önermelerimiz var.
Adaya günde bir veya iki tarifeli sefer sayesinde 3 saate yakın süren feribot ile ulaşılmaktadır. Adaya gitmek de zor dönmek de zordur. Ancak inanın bana buna değer. Orfe’nin inisiye olduğu, Büyük İskender’in eğitim gördüğü adadır, babası Philip ile annesinin tanıştığı ve ilk kutsal birlikteliğini yaptığı yerdir. Büyük İskender’in ebeveynlerinin gerdeğe girdiği yere basmak bize nasip oldu J En yüksek rahiplere ayrılan binanın duvarlarında bugün hala ikisi duran iki büyük yuvarlağa yakın taş bulunmaktadır. Bu taşlar aslında üçtür, ancak üçüncüsü sadece metafizik gözle görülmektedir. Boyut kapısını gösteren üçüncü taşı görebilen kişi, büyük rahip olmaya hak kazanmaktadır. Benim tam orada yaşadıklarım bende kalsın…
Yazıyı sonlandırırken kısaca Delphi tapınağındaki “ateş topu” hadisesini anlatmayı isterim.
Ertesi sabah 8 feribotuyla Samothraki adasından ayrılıp saatler süren bir yolculuktan sonra Delphi yerleşkesine gittik. Vardığımızda gece vaktiydi, ertesi sabahı beklemeye sabredemeyince hepimiz tapınağın yolunu tuttuk. Dik dağların içerisinde, karanlığın içinde olağanüstü parlak ve yakın görünen yıldızlarla büyülenmişken, hiçbir korku veya tedirginlik hissetmeden yürüye yürüye otellerin olduğu bölgeden çıktık ve ormanlık yolu takip ederek tapınağa vardık. Haliyle kapalıydı, dolayısıyla dağın son yol dönemecine kadar gidip, bir müddet oturduk. Herkes kendince meditasyon yaptı, binyılların enerjisini taşıyan, huşu veren enerjiyi hissetti ve dua etti. Dönüşe geçtiğimizde gece yarısını geçmişti. Araba geçmeyen ve tek tük sokak lambalarının aydınlattığı yolda birbirimizden uzaklaşmadan yürüdük. Aniden sol tarafımda, geriden ileride duran arkadaşlara doğu hızla giden bir ateş topu gördüm, sıçradım ve büyük bir çığlık attım. Bu top aşağı yukarı futbol topu büyüklüğündeydi, ışıklıydı ama sanki içinde bir şeyler varmışçasına duruyordu, yani yarı saydamdı veya plazma gibi bir şeydi. Yerden yaklaşık 1 metre yükseklikte, yatay olarak hareket etti, 10 metre kadar gidip, öndeki arkadaşların arasına daldı, onları geçti ki gözden kayboldu. Hemen yanımda duran Havvanur arkadaşım da onu bir anlığına görmüş, ancak ne olduğunu anlayamamıştı. Ayrıca Nermin arkadaşımız da göz ucuyla “çok hızlı bir şeyi” gördüğünü söyleyecekti. O neydi bilemedik ama yerden çıkan bir gaz veya enerji çeşidi olmadığı kesin, çünkü yatay ilerledi ve içimizden geçip gitti. Belki de, dualarım esnasında gelmesini istediğim bir işaretti. O her neyse, beni derinden etkiledi…
Buraya gelmek isteyecek kişilere tapınağın bir uyarısı olduğunu söylemeyi görev ve borç biliyorum. Zeus'un dünyanın merkezi olarak belirlediği bu Tapınak, tüketici ve çıkarcı insanlardan yorulmuş usanmış durumda. Lütfen sadece sevgi veya bilgelik için ziyaret edin. Kutsal yerleri kişisel meselelerinizle kirletmeyin.

Renan Seçkin

26 Nisan 2018 Perşembe

Antik Yunan Tapınakları ve Kahin Vanga Gezisi, Kehanetler, Gizli öğretiler, İnisiyatik Merkezler



Yunanistan, Delphi, Selanik, Atina ve Semadirek adası, kehanet merkezleri, tapınaklar, Bulgaristan Petriç, Melnik ve Rupite, Kahin Vanga'nın yeri. Bizimle gelmek isterseniz, bir an önce yerinizi ayırtın.

Kehanet ve gizem öğretilerine meraklı bir kaç arkadaşımızla birlikte bu kış Kahin Vanga'nın yerine ve Kadim Trak şifa mabedi Skribina'ya gittiğimizde, ikinci ve daha da önemli bir mistik rotayı aklımızda çizdik. Kehanet ve gizemcilik denilince Antik Dünya'da tartışmasız olarak 2 yer ön plana çıkıyor. Biri Unesco'nun listesindeki Delfi Kehanet tapınağı, ki dünyanın gelmiş geçmiş en önemli ve en ilgi çekici kehanet tapınağıdır, ikincisi ise 2 saat gemiyle gidilen Samotraki (Semadirek) adasındaki Büyük Tapınak. Samotraki, dünyanın en büyük inisiyesi sayılan, tanrıların dahi kıskandığı Orfeus'un inisiye edildiği yer olarak bilinir ve bu adayla ilgili Vanga'nın şöyle bir kehaneti vardır: Samotraki'de toprak altında kalanlar gün yüzüne çıktığında tüm dünya tarihi değişecektir. Biz bu tarihin çıkarılmasını daha fazla bekleyemedik ve yerinde görmek, hissetmek istedik. Kavala'yı, Selanik'i, Atina'yı ve ayrıca tekrar Bulgaristan'da Kahin Vanga'nın yerini de gezimize ilave ettik. Eğer gelmeyi düşünüyorsanız, inisiyasyonlar, gizem öğretileri, kehanetler, faal enerji merkezleri ilginizi çekiyorsa, katılmak için son birkaç gününüz. 5-10 Haziran tarihleri arasında yapacağımız bu gezinin muhtemelen tekrarı olmayacaktır çünkü işimiz turizm değil, yazarlık ve yayıncılık. İrtibat 0542 422 66 51, vize işlemleri için Sindbad Tur Ayten hn: 0532 738 99 84



PROGRAM 
Haziran'ın ilk haftası, 5-10 tarihleri arasında salı gidiş, pazar günü dönüş olarak planlanmıştır...

1.Gun: Istanbul'dan Dedeağac'a hareket. İpsala sınır kapısından Yunanistan' giriş ve sabahın erken saatlerinde Dedeağac'a varış. Saat 8 ferıbotuyla Semadirek adasına geçiş.

11-17.00 arası Semadirek'te Büyük tapınak ziyareti ve adada serbest zaman (isteyenler denize girebilir)

Saat 17.00 feribotuyla Dedeğaç'a dönüş, Kavala'ya hareket ve Kavala'da otele yerleşme.

Akşam yemeği serbest veya taverna ziyareti.

2.Gun: Sabah kahvaltısından sonra 08.00 de Dedeağac'tan Selanik'e hareket.Yaklasık 3 saat sonra Selanik'e varış ve Selanik turunun yapılışı

11-15.00 arası -az.Dimitrios kilisesi, Ataturk evi ,Selanik kordon ve Beyaz kule ve Aristo meydanında serbest zaman. Ogle yemeği serbest Aristo meydanında.

15.00 Selanik 'ten Delphi tapınağına hareket ve yaklaşık 5 saat yolculuktan sonra otele varış ve yerleşme.

Akşam yemeği serbest veya toplu olarak restoranda.

3.Gun: Sabah kahvaltısından sonra 08.00 de Delphi tapınağına hareket.Bir saat yolculuktan sonra Delphi'ye varış .

09-11.00 Delphi Kehanet tapınağı

11.00 de Atina'ya hareket

13-22.00 Atina turu ve Atina'da serbest zaman. Aksam yemeği Atina taverna.

Atina panoramik tur-Panathenaic Stadyumu, Zeus Tapınağı, Sindagma Meydanı ve Acropolis.
Taverna'dan sonra saat 22.00 de Delphi'ye dönüş ve konaklama.

4.Gun: Sabah kahvaltısından sonra saat 8 .00 da Delphi'den Petriçe hareket. Yaklaşık 8 saat yolculuktan sonra Yunanistan'dan Bulgaristan'a giris ve sınıra yakın olan Melnik şehrinde konaklama. Aksam yemeği Melnik mehanada.

5.Gun: Sabah kahvaltısından sonra 09.00 gibi Melnik turu ve ardından Rupite köyüne hareket ve baba Vanga evi ziyareti. Rupi'de serbest zaman.

Öğle yemeği Petriç'te. Ogleden sonra saat 15.00. Yunanistan üzeri İstanbul'a dönüş.

Tur Fiyatı - 450 Euro
Diğer detaylar ve için bana yazabilirsiniz.
renanseckin@gmail.com
0542 422 66 51
Vize işlemleri için Sindbat Tur - Ayten hn'a müracaat edebilirsiniz tel: 0532 738 99 84

https://www.facebook.com/events/395183844287547/

14 Nisan 2018 Cumartesi

Rama'nın azılı düşmanı Ravana'nın son sözleri..


Rama'nın azılı düşmanı Ravana'nın son sözleri ibretliktir. İnsan, dostlarından çok daha fazlasını düşmanlarından öğrenir.
Ramayana Destanı, Ahmet Halit Kitabevi, 1947 baskısından...

Rama, derhal üç okunu çekti ve yere sapladı. Sonra Ravana'yı kaldırdı ve gövdesini bu üç oka dayadı ve bunlar üç direk gibi onun gövdesini tuttu. Ölmekte olan dev kralı, onun bu hareketinden hoşlanmış, gülümsemiş ve "Rama, demişti, sen ölüm halinde olan bu cenk erine nasıl muamele edileceğini iyi bilen bir adamsın. Bir takım bilgisiz esnaf, belki bana dayanmak için yastıklar getirirlerdi. Fakat bu hareket, senin kahraman olduğunu belirtiyor. Bana çok güzel muamele ettin. Ve bana yastık gibi yumuşak şeyler sunarak hakarete uğratmadın. Ölümünden evvel bana saygı göstererek ruhumu hoşnut ettin."
Rama anlattı::
"Ey hükümdar kahraman! Biz sizden ders almak isteriz. Lütfen suallerimize cevap verin!"
Ravana cevap verdi.
"Sizi affettim Rama! Arzularımı sizin takdirinize bırakıyorum. Hayat felsefesine gelince, ona dair bir kelime söyleyeceğim, sonra hayata veda edeceğim. Söyleyeceğim söz kısadır, fakat doğrudur. İyi bir iş işlemek istediğin zaman, derhal başar. Fena bir iş işlemek için meylettin mi, o işi başarmayı daima geciktir. Benim hayatım sizin için ibret dersi olsun. Ben bir zamanlar gökyüzüne varan bir merdiven kurmayı tasarlamıştım. Maksadım, her kavmin kolaylıkla Tanrı'ya kavuşması idi. Fakat bu iyi işi günden güne geciktirdim. Geciktire geciktire bütün işi unuttum. Fakat vaktaki Surpanaha geri dönerek beni Sita'yı kaçırmaya teşvik ettiği zaman bir dakika gecikmedim, hemen harekete geçtim. Ve hepiniz bu hareketimin neticesini biliyorsunuz. Bu örnekten ders alın. İyiliklerinizi durmadan yapın ve bu iyilikleriniz feragate dayansın. Şahsınızı ve zevkinizi ilgilendiren işlerde ise, duraklayın ve bunların zihninizi rahatsız etmesine kadar sabredin!"
Ravana bu sözleri söyledikten sonra en son nefesini vermiş ve Rama'nın ayak ucunda ölmüş; ruhu, beyaz ateşten bir kuş gibi gökyüzüne yükselmişti. Kötü bir hayat sürmesinin cezasını dünyada verenler, ahirette cezaya çarpılmaktan kurtulurlar. Ravana da bu dünyada cezasını bulmuştu ve daha fazla ceza görmesine yer kalmamıştı. Onun için ruhu, Tanrısına yükseldi.

3 Şubat 2018 Cumartesi

KAHİN VANGA VE ŞİFACI BABA JULİA (HAVVA NİNE) GEZİ NOTLARI 2. BÖLÜM



KAHİN VANGA VE ŞİFACI BABA JULİA (HAVVA NİNE) GEZİ NOTLARI 2. BÖLÜM
…Ertesi sabah planlanan saatten biraz gecikmeli olarak yola çıktık. Gotse Delchev şehrinden 15 km mesafedeki Kribul köyüne 95 km yolumuz vardı. Rodop dağlarının adeta kuş uçmaz kervan geçmez yollarında ortalama 30 km hızla gittiğimiz için bu mesafeyi ancak 3 saatte alabildik. Ama sıkılmaya hiç meydan yoktu. Hem manzara müthişti hem de bu bölgeyle ilgili anlatılan efsaneler üzerinde konuştuk. Atalarının yılan olduğundan bahseden bazı yerel halkları hatırladık. Tabii bu yılanlar bildiğimiz sürüngen hayvan değillerdi, isimlerini yer altında yaşamaları sebebiyle öyle almışlardı. Sürekli ışıktan uzak ve nemli ortamda yaşamaları sebebiyle muhtemelen bir tür mantar hastalığına yakalanmışlardı ve derileri hem solgun hem de pul pul duruyordu. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar bu “yılan insanlar” arada bir ortaya çıkıyordu. TV’de ve belgesellerde büyük dedesinin yılan olduğunu bahseden kişiler var hala. Rivayete göre çok çok uzun bir zaman önce bir tehlikeden korunmak için yeraltına sığınmışlar ve kendilerine orada bir yerleşke kurmuşlardı. Ancak soylarının gittikçe azalması sebebiyle senede 1 veya 2 defa yeryüzüne çıkarlar, köyleri basarlar ve kendilerine gelin olacak genç kızları kaçırırlardı. Hakikaten de bu bölgede eğer yılan insanlar varsa, kolay kolay bulunmazlardı. Yerleşimi yok denecek kadar az, el değmemiş kalan dağlık ve sık ormanlık bir bölgeydi burası. Yakınlarından geçtiğimiz tek tük Pomak köylerde dikili minareler göze çarpardı. Burada zaman durmuştu. Telefon şebekeleri çekmiyor, navigasyon çalışmıyordu. Hakikaten de bir yılan-insan çıksa ve içimizden birini götürmeye kalksa yapacak bir şey yoktu J
Öğle civarı Kribul köyüne vardık. Skribina Kadim Şifa Mabedi’ne kendi aracımızla gidemeyeceğimizi öğrendik. Bir Anunnakiden hallice izbandut gibi 3 adam geldi, bizi ciplere bindirerek 5 km ötedeki mabede götürdü. Yol o kadar bozuktu ki bu kısa mesafeyi yarım saat civarında ancak alabildik. Bunun karşılığında bizden kişi başı 10 leva (20 tl civarı) para alacaklarını söylediler. Bundan 2-3 sene evvel bu yol bile yokmuş ve Havva nine mabede eşek sırtında gidiyormuş. Mabette şifa bulan zengin bir Sofyalı, ona cömert bir bağış yapmak istemiş. Havva nine, bunun yerine yolu düzeltmesini rica etmiş. Adam, yolu bir traktör kiralayarak bizzat kendisi açmış. İyi ki de yapmış, yoksa oraya ulaşmamış imkansızdı.

Ciplerden inip, Havva nineyi izleyerek ve Kızılderililer gibi tek sıra birbirimizi takip ederek meşe ormanının içindeki patika yoldan mabede vardık. Mabet, dik bir kayanın tam kenarına yerleşmiş birkaç büyük taştan meydana geliyor. Bu mabed ile ilgili türlü söylenceler var. Hristiyanlık öncesi bir ölümsüzlük ritüelinin izlerini saptadığım bu ayin ve mabedin en az 10 bin yıllık olduğunu ve Aryanlar veya Proto-Traklar (Pelasgiler) tarafından inşa edildiğini iddia eden araştırmacılar vardı. (Bu ritüel ve inisiyasyonu ile ilgili bilahare yazacağım). İsa’dan 3 bin yıl evvel ikinciye canlandırılmış ve son olarak binli yılların başında üçüncüye düzenlenmiş. Bu yerin eski bir Atlantis merkezi olduğu da iddialar arasındadır. Hakikaten de alanda manyetik tarama yapılmış ve son derece yüksek bir radyasyon olduğu saptanmış. En yoğun olduğu yer ise mabede girişin yapıldığı merdivenli açıklık olduğu anlaşılmış.

            Mabede girişte hazırladığımız tüm malzemeleri verdik. Havva nine gerekli hazırlıkları tamamladı, açıklamaları Bulgarca dilince yaptı, ben de tercüme ettim. Sonra asa niyetine kullandığı tahta sopayı üç kez kayaya vurdu ve dedi ki: “Selamün Aleyküm. Eğer uyuyorsan uyan, eğer dışarıdaysan toplan, sana misafirler getirdim.” Sonradan bana izah ettiğine göre bu mabedin koruyucu bir ruhu (elemental veya tılsımı) varmış ve ondan bize izin vermesi için dilek ve adakta bulunmuş. Yanımıza getirdiğimiz tüm tuz ve unları, köylülerin “Saybiya” ismini verdikleri işte bu “dev kara yılan” diye bildikleri ruha adak verirlermiş. Ayrıca bu varlık herkesi almıyormuş. Havva ninenin mabedin içinde yaktığı ateş bazen sönermiş ve o zaman “kara yılanın” ve mabedin o kişiyi istemediğini anlarmış. Mabedin içinden 3 kez geçtikten sonra ve bize söylenen tüm direktifleri yerine getirdikten sonra hastalığımızı temsil eden giysiyi yakınlardaki bir ağaca bağladık, (ki bildiğime göre bu bir ak büyüdür), teşekkür edip gönlümüzden geçen bahşişimizi verdik ve alandan ayrıldık.


            Skribina Kadim Şifa Mabedi’nin mucizevi iyileştirme gücüyle ilgili birçok delil söz konusu. Zaten mabedin ne kadar çok ziyaretçi aldığı, ormanda aslı yüzlerce giysiden belliydi. Ki işi biten pekçoğu da sıra sıra dizili çuvallara doldurulmuştu. Biz de birer “Türk kafasıyla” bu giysileri ne yaptıklarını çok merak ettik. Acaba indirip indirip satıyorlar mıydı, yoksa dağıtıyorlar mıydı? Açıkçası aklı başında biri böyle bir şey yapmazdı, çünkü o giysiler bizim şifa ormanında bıraktığımız hastalıkları temsil ediyordu. Ayrıca saatler geçtikçe iyice anladığımız gibi, bölge insanının buna ihtiyacı yoktu. Şifa bulduğunu söyleyen bunca insana bakarsak, giysilere doğru muamele yapılıyordu. Bana kalırsa, şifada mabedin payı olduğu kadar, bozulmamış kalan saf inançlı yerel halkın da payı vardı. Biz bir taraftan para verirken, diğer taraftan bir kısmını geri veriyorlardı. Bize çok gülünç denecek ücret karşılığında tamamen organik ve ev yapımı ikramlar sundular. Havva ninenin döktüğü kurşun için ise toplam 10 leva (kişi başı 2tl) para verdik, ki Havva ninenin kocası bu paranın yarısını kurşun dökemeyen bir arkadaşımıza bağışladı ve “sus” işareti yaptı!

            Son olarak Havva ninenin kurşun dökme geleneği ile ilgili söylediği ve kulak arkası yapmamızı istediği bir-iki bilgiye yer verelim: Kurşunun mutlaka doğal ateşte, yani odun ateşinde dökülmesi gerektiğini anlattı, çünkü asıl şifayı veren doğal ateşin elementiymiş. Bu yüzden sakın ola gaz ocağında veya elektrikte bunu yapmayın, diye ikaz etti. İkinci uyarısı, kurşunun döküldüğü sudan kesinlikle tatmanın zararlı olduğu konusundaydı. Dediğine göre kurşun suyla temas ettiğinde negatif enerji suya geçer ve eğer onu tadarsan bu enerjiyi yoğunlaştırıp sana geri verir. Üçüncü olarak, soğutulmuş kurşunun bize geri verilmesi gerektiğini söyledi. Üzerinde 3 gece yattıktan sonra bir akarsuya atılmasını tembih etti. Deniz veya göl gibi durgun suya kesinlikle atılmazmış çünkü su akarken şifa verip hasarlı tesiri yıkarmış…

Dönüş yolunda karşımıza çıkan bu masaldan fırlamış gibi görünen kimsesiz atlar, "doğru bir iş yaptınız ve güle güle gidin" der gibiydi...