18 Nisan 2020 Cumartesi

ZANONİ KİTABI ÇIKTI



Mavi Kalem Yayınevi, okültizm alanındaki önemli eserleri Türkçe'ye kazandırmaya devam ediyor. Son olarak, alanının en önemli eserlerinden biri olan Zanoni, Faruk Gültekin'in çevirmen imzasıyla yayımlandı. Okültizme gerçek manada meraklı ve ilgili herkesin adını duyduğu bu çalışma, aynı zamanda öncü bir nitelik taşımaktadır. 
İlk kez 1842'de yayınlanan Zanoni, bir rüyadan ilham alınarak yazıldı. Gül-Haçlılar cemiyetinin bir üyesi olan Sir Edward’ın akıl ile kalp, bilgelik ile sevgi arasındaki sonsuz çatışma hakkında olan bu ilgi çekici ve çok iyi araştırılmış romanının dramatik arka planını ise Aydınlanma hareketinin, Fransız Devrimi'nin ve sonrasındaki Terör Devri’nin bir yandan heyacan ve umut, diğer yandan da dehşet verici hadiseleri teşkil etmektedir. Zanoni, eserini "kavrayabilenler için bir hakikat, bunu yapamayanlar için ise bir saçmalık " olarak nitelendirmiş. Sunuş bölümünden sonra roman, başlıkları spiritüel tekâmülün yedili yolunu gösteren yedi bölüme ayrılmıştır. Dördüncü bölüm olan "Eşik Bekçisi" ise kitabın merkezidir ve burada önemli ezoterik hakikatler ve tecrübeler ifşa edilir. Bir romancı, oyun yazarı, bilim adamı, editör ve aktif bir Parlamento üyesi olan Sir Edward, yazıları İngiltere ve Avrupa'da yaygın olarak okunan son derece başarılı bir yazardı. İnsanlığın, boğazına kadar materyalizme gömülmüş olduğu bir çağda halka açıklanabileceğini hissettiği tüm kadim ezoterik bilgeliği bu ezoterik çalışmasında ortaya koymuştu. Bu eser ezoterik edebiyatın en büyük ve öncü çalışmalarından biri olmayı halen sürdürüyor. Bulwer-Lytton iki romanıyla, Zanoni (1842) ve Tuhaf Bir Hikaye (1862) ile edebiyatta Okült Kara Fantezi alt türünü icat etti. Kara Fantezi tanımı Tolkienian tarzı Yüksek Fantezi’nin zıddını ima eder. Akademik eleştirmenler Zanoni'yi genellikle bir künstlerroman (bir sanatçının olgunlaşma romanı) ve Bilim’e karşı Sanat’ın bir alegorisi olarak tanımlarlar, ancak Zanoni aynı zamanda ilk modern İngiliz okült fantezi eseridir. Charles Dickens büyük eseri İki Şehrin Hikâyesi‘nin (1859) final kısmını Zanoni'den almıştır. H. P. Lovecraft’ın kozmik korku ekolünün de Zanoni ve Tuhaf Bir Hikâye ile başladığı, ya da en azından bu eserlerden büyük ölçüde etkilendiği söylenebilir.
Kitabı yayınevimizin satış sayfasından kolayca edinebilirsiniz:
https://www.mavikalemyayinevi.com/index.php?route=product/search&search=ZANON%C4%B0&description=true

27 Kasım 2019 Çarşamba

METAFİZİK KANAL, ŞİFA KANALÍ



METAFİZİK KANAL, ŞİFA KANALÍ
Bu yazımda, ülkemizde Batı’dan biraz gecikmiş olarak popülerlik kazanan ve bir kısım uyanıkların, sayesinde kendine ayrıcalık atfettikleri “kanallık” meselesine değinelim istedim.
Öncelikle bu “kanalın” ne manaya geldiğini açıklamakla işe başlayalım.
Bizim “Kanal” elbette bir su kanalı değildir, içerisinden bir tür enerji veya bilginin aktığı bir koridor olduğu önerilmektedir. Genel kabule göre bu enerji ve bilgi nereden gelirse gelsin sonuçta bir insanın üzerinden “dile geldiği” için, yani ifade bulduğu için mutlaka ona bir insan aracılık etmektedir. Tabii insanın dışında “kanallık” yapan hayvanlar, kedi, köpek vs. canlılar ve yerler olduğu da önerilerim arasında olabilir ama bu başka bir yazı konusunu teşkil eder. Şimdi biz insanların aracılık ettiği kanallara odaklanalım.
Şayet ölü değilse, her insan bir enerji ve bilgi aktarıcısıdır. Buna göre, herhangi bir enerjiyi veya iyi-kötü bilgiyi yaymayan bir insan mevcut olamaz ve doğal olarak her insan da bir kanaldır. Yani “Ben kanalım” diye önünüzde tüylerini kabarta kabarta yürüyen bir insan görürseniz, gönül rahatlığıyla “Hey, ben de kanalım, hadi ikimizinkini yarıştıralım” diyebilirsiniz.
Kanallığın kalitesini belirleyen başlıca iki unsur vardır. Bir kanal, A noktası ile B noktasını birbirine bağlar ve bu ikisi arasındaki bir şeyin “akmasını” sağlar. Ama bu şey çıktığı A noktasından döküldüğü B noktasına kadar bir yol alır. Öncelikle çıkış noktası önemlidir yani. A noktasında pırıl pırıl bir kaynak varsa, ona göre güzel, temiz bir enerji-bilgi veya şifa akar. Eğer A noktasında bir lağım varsa da herhalde ki o kanaldan maden suyu değil, lağımın suyu akacaktır. Bu akan şeyin B noktasına varana dek geçtiği mesafedeki olası kirlenmeyi şimdilik göz ardı edecek olursak, ikinci olarak B noktasının saflık-kirlilik durumunu değerlendirmemiz gerekir. Çünkü su kaynağından olabildiğince saf bile aksa nihayetinde bir pislik çukuruna dökülebilir. Gerçi böyle pislik çukurların temiz pınarlara ulaşma şansı handiyse yoktur ve genellikle A ile B, yani çıkış ile varış noktaları birbiriyle eşdeğerdedir.
Bu demektir ki, kanalı bizler dünyada açtığımıza göre kendi saflık durumumuzun nispetinde ve bağlantıya geçtiğimiz yerin özelliğine uygun olarak bir şeylere kanallık edebiliyoruz.
Mesela bir kişi çok hissel-astral bir yapıdaysa, en sık faal olduğu alan da astral olacağı için astral enerjilere kanallık eder. Bir kişi mental, yani ağırlıklı olarak düşünsel ise, o da duygulara değil düşüncelere, fikirlere kanallık edecektir. Bazıları tamamen kendi bilinçdışının ürünlerine kanallık ederken, bir diğerleri yüksek alanlara, üst bilince kanallık etmektedir. Kanal var kanal var yani.
Peki bir bu kanalların neyin nesi olduğunu nasıl anlayacağız? Kafamız karışmadan, istismar edilmeden bu işi nasıl kotaracağız?
Bir üstadın şuna benzer çok güzel bir sözü vardı: “Eğer söylediklerin yeni değilse veya yararlı değilse, iyisi mi hiç konuşma.”
Metafizik Kanallık, uzun süreli gözlem isteyen çok iddialı bir özelliktir. Zaman içinde bu kanaldan dökülen enerjinin, bilginin veya şifanın doğruluğu ve işe yararlığı titizce incelenmelidir. Bilmece sözler veya şiirler dökmek, metafizik kanallık değildir ve bu iddiada bulunanlar bana kalırsa kendine yazar, şair veya başka bir şey demeliler. Ayrıca “kanallık ederken” bazı yakışıksız sözlerin dökülmesi durumunda bunları çöpe atıp sadece hoşa gidenleri yazıya dökmek de hiç samimi değildir.
Neticede bugün binbir kanal olduğunu görüyoruz, önemli olan kendine kanal demen değildir, yararlı ve yeni bir şey yapıp yapmadığındır.
Yıllar evvel açılan bazı enerji ve şifa kanallarının nasıl ve hangi şartlarda açıldığını bilmediğimiz için, bu uğurda nasıl taahhütler verildiğini bilmediğimiz için, kanal açanları ve ondan sonra zincirleme olarak “el alanları” tanıma şansımız olmadığı için ve ilk kanallar, yani B noktaları hayata çoktan gözlerini yumdukları için o kanallardan neyin aktığını ancak tahmin etmeye çalışabiliriz. Ayrıca onlara bağlanan, yani aracılık eden her insanın da pozitif-negatif bir katkı sağlayacağını mutlaka göz önünde bulundurmalıyız. Zira enerji asla kaybolmaz ve katıldığı akışta birikme yapar.
Konu hakkında daha fazlasını merak ederseniz, sizi “Metafizik kanal açma ve aileye aktarma” ve “Şifa kanalı” başlıklı Youtube videolarıma yönlendirebilirim. Bu videoda standart dışı yollarla ve metafizik varlıklar-güçler yardımıyla kanal açılma işleminden bahsetmiştim.

24 Ekim 2019 Perşembe

Çekim Yasası


Günümüzde, insanların talepleri hiç olmadığı kadar artmıştır. Geçtiğimiz asırda televizyonun her eve girmesiyle ve seyahat hızının artmasıyla, en ücra köşede yaşayan köylü bile refah seviyesi ileride olan toplumlardaki yaşam standartlarından haberdar oldu ve haliyle gördüklerine özendi, öykündü. Herkesin her şeyden haberdar olması, insanlar arası rekabeti artırdı, hırsı çoğalttı ve tabii rekabetin hem olumlu hem olumsuz yönleri ortaya döküldü. Böylece gelir dağılımında, eğitim ve kariyerde fırsat eşitliği sağlayan toplumlar, geri kalanlarından hızla ayrıştı ve maalesef aralarındaki makas gün geçtikçe daha da açılıyor. Şu anda dünyada 200’den fazla ülke varsa da, dünyanın bir yeri başka bir gerçekliği, bir diğeri bambaşka bir gerçekliği yaşıyor diyebiliriz. Kimileri yeryüzünde cenneti, kimileri de cehennemi deneyimliyor. Bizim ülkemiz ise arafta bir yerde duruyor…
Batı medeniyetlerini kendi pusulamız sayan bizler, batının refah kriterlerini ithal ettiğimiz kadar bilim ve eğitim tarzlarını da ithal etmiş olsaydık keşke. Fakat batıdan ithal etmesek daha iyi olurdu diyebileceğim şeyler olduğu muhakkak, ki bunların arasında bazı ruhsal öğretileri sayabiliriz. İnsanları pasifize eden, haline şükretmeleri gerekirken daha da fazlasını istemeye özendiren, ruhsal manada bile “tüketim her şeydir” sloganını yayan birtakım yaklaşımlar, gittikçe bizim toplumumuza da yayılır oldu ve geleneksel - kültürel mayamızı ciddi surette bozmaya başladı.
Minimum çabayla maksimum getiri elde etmeyi öğreten çekim yasaları, olumlamalar, pozitif düşünce telkinleri, insanların zihinlerinde basmakalıp cümlelere dönüştü. Bu kolaycı mesajların verildiği kitaplar en çok satanlar arasına girdi…
Atalarımızın kışı geçirmek için, yani sırf karnını doyurmak ve kışlık yakacağını temin edebilmek için aylarca ter döktüklerini ne çabuk unuttuk? Verilen bunca emeğe rağmen şükür diyebilen ve kazandıklarını paylaşmada gocunmayan ne güzel insanlardı onlar…
Şimdilerde değer sistemimizde ciddi bir çöküşe uğradığımız için olsa gerek, klimalı ve otoparklı, korumalı evlerde oturuyor, organik besinlerle besleniyor, eşimizin kazancıyla süslenip püsleniyoruz ve bunlar bizim doğuştan hakkımızmış gibi davranırken geldiğimiz yeri çok çabuk unutuyoruz. Bu refah da bize yetmediği içindir ki, üstüne birkaç çok satan kişisel gelişim kitabından veya birkaç saatlik seminerden öğrendiğimiz yeni çağcı öğretilere sarıyoruz. Her sabah namaz kılar gibi kalkıyoruz, belki yoga yapıyoruz, çoluğu-çocuğu okula yollayıp mis gibi kahvemizi içtikten sonra kendimizi daha da süper hissetmek için “nefes yapıyoruz”, pozitif düşünüyoruz, hatta birkaç “bilinçaltı telkin” yapıyoruz ve üstüne evrenden bir şeyler istemeye başlıyoruz.
Evrenden para istiyoruz, daha da para istiyoruz, sağlık istiyoruz, çocuğumuz için iyi bir okul istiyoruz, ev - araba istiyoruz, eş - sevgili istiyoruz vs… İstekler bir türlü bitmiyor; istiyoruz, istiyoruz, durmadan istiyoruz ve evrenin geri kalanı da bizim gibi isterse, neler olabileceğini hiç düşünmüyoruz, katiyen umursamıyoruz. Bizler yuvadaki yavru kuş misali her ağzımızı açtığımızda evren bize besin versin istiyoruz. Karşılığında bir şey vermeyi aklımıza dahi getirmiyoruz. Baba Vanga, “Çok fazla şey istemeyin, sonra bedelini ödeyemezsiniz” demişti. Biz insanlar, çekim yasasını acaba doğru mu anladık?
İnsan, bazılarının sandığının aksine sürekli almak için doğmamıştır, sürekli mutlu olmak için de doğmamıştır. İnsanın musmutlu ve sorunsuz yaşayacağı yer bu dünya değildir. Öyle bir yer varsa, o da kutsal kitaplarda adı geçen cennettir belki. Bu dünya alemi, insanın iyiyi ve kötüyü, acıyı ve tatlıyı, sevgiyi ve nefreti, varlığı ve yokluğu beraber deneyimleyeceği düalist bir düzendir. Üstelik insan bir mıknatıstır ve nasıl bir enerjiye sahipse, “evrene” veya inandığı yaratıcıya rücu ettiğinde onu çekmektedir. Belki siz para istiyorsunuz ama sizde gereğinden fazlası var ve “evren” sizi boş döndürmeyip dengeleyecek ve para vermek yerine sizden para çıkaracaktır. Belki sandığınızın aksine işiniz, sağlığınız, özel yaşamınız yeteri kadar iyidir ve fazlasını talep ederseniz, nankörlük etmiş olursunuz. Evrenin işi gücü yok, sürekli sizin isteklerinizle mi meşgul olacaktı?
Eğer yapımızın %60’ı negatif duygu ve düşüncelerden oluşuyorsa, ruhsal boyuta ulaşmayı başardığımız takdirde kurulacak koridordan o enerjinin karşılığı gelecek ve hayatımızda buna göre %60 negatif tezahürler oluşacaktır. Dolayısıyla yaratıcıya dua ettiğimizde illa ki iyi şeylerin bizi bulması söz konusu değildir. Biz nasıl biriysek, hangi enerjinin rengini taşıyorsak, yaşamımıza o yandan çekeceğimiz tezahürler de onun rengine boyanacaktır. Dolayısıyla her şeyden önce kendimizi doğru değerlendirmemiz, zaaf ve erdemlerimizi tespit etmemiz ve kapsamlı bir temizliğe girişmemiz gerekmektedir. Ki o zaman zaten “evrenden” bir şey istemenin ne kadar lüzumsuz ve saçma olduğunu kendi kendimize anlamış olacağız…
24.10.2019



ÖZGÜR İRADE ÜZERİNE


Bu haftaki yazımda, din ve felsefenin en “sıkı” tartışma götüren konularından birine değinmeye cüret edeceğim: İrade konusuna…
İnsanoğlu, kendinin “insan” olduğunu fark ettiğinden beri, ki bu epey eski ve bilinmeyen bir zamanda olmuştur, kendisini diğer canlılardan ayıran özelliklerini belirlemeye ve kendini tanımlamaya çalışmıştır. O, doğaya sıkı sıkıya bağlı, ondan doğan ve ölünce tekrar ona geri dönen biriydi, dolayısıyla doğanın iklimsel şartlarından nasibini almaktaydı. Ama öte yandan diğer pek çok canlıdan gelişkin bir adaptasyon yeteneği sergiliyor, üstü başı için giysi üretiyor, ateş yakıp yiyeceğini pişirebiliyor, ısınabiliyordu. Bunu diğer hayvanların yapamadığını gördü. Belki de kendince diğerlerinden farklıydı…
Üstelik yeteneği bununla sınırlı kalmadı. Din tarihi uzmanlarının cevap veremediği bir nedenle, bir şekilde bir gün, bildiğimiz kadarıyla tüm diğer canlılardan çok daha farklı bir özellik geliştirecekti: ölümü düşünecekti ve hayatın ölümle bitmediğine dair tuhaf bir düşünceye kapılacaktı.
Uzmanların görüşüne göre dinsel inanışlar insanlık tarihi kadar eskidir. Yani insan, kendinin insan olduğunu fark ettiğinden beri metafizik konularla ilgilenmiştir ve o gün bugündür zihni ve duyguları cevabı kesin olmayan bu tür soru ve sorunlarla meşgul olmuş, cevaplarına ulaşacağım diye adeta kendine çile çektirmiştir. İnsanın bu düşünsel eziyeti herhalde kıyamete kadar sürecektir.
En sevdiğim yazarların başında olup en derin metafizik sorunsalları olabildiğince mizahi bir dille masaya yatıran Douglas Noel Adams, ayıla bayıla bilmem kaç kez okuduğum “Otostopçunun Galaksi Rehberi” kitabında “Olasılıksızlık” makinesiyle bir anda yaratılan bir balinanın zihninin dünyaya düşerken geçen birkaç saniyede kapıldığı soruları dile getirmişti. Aslında biz insanların da, hangi ara doğup hangi ara büyüyüp öldüğümüzü anlamadığımız kısacık ömrümüzde sorduğumuz sorularla benzer sorulardı bunlar: ben kimim, neyim, niçin buradayım, özgür iradem var mı ve ‘eyvah, ya sonra bana ne olacak’”? Sonuç itibariyle balina, soruları sorup en basit cevapları bile daha bulamadan dünyaya toslayıp hayata elveda demişti. Eğer insanın bilgi üretme ve aktarma yeteneği gelişmeseydi her bir insan bu balinanın başladığı yerden başlayacak, bir önceki balinanın o kısacık zaman diliminde bulduğu cevapsal zerreciklerden bihaber olacaktı
Biz sadece kendimiz değiliz, biz bilgi üreten ve bu bilgileri nesillere aktarıp geliştirebilen insanoğluyuz. “Ben” olarak bildiğim kendimizde hem kendimizin hem de bizden önceki nesillerin bilgisi mevcuttur. Bu bilginin bir kısmı lisana dökülüp kitaplarda arşivlenmiştir, bir kısmı dans, müzik, resim, sanat eserleri ve folklora yansımıştır, bir diğer kısmı ve bence en ilginç olanı da arketipler suretindedir…
Bu kadar uzun bir girizgâh yaptıktan sonra artık İrade konusuna gelelim. İrade kavramı zaten özgürlüğü ima etmekte ve varsaymaktadır ve fakat öncelikle sormamız gereken soru, onun sadece insana has olup olmadığıdır. Dolayısıyla irade ve özgür iradenin insanda olup olmadığını sorgulamadan önce onun diğer canlılardaki mevcudiyetini araştırmamız gerekecek. Sonuçta biz gökten zembille inmedik, toprak ananın bir ürünüyüz. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerden biri olduğu varsayılan iradenin patenti acaba gerçekten bizde midir? Ve bilgi birikimimiz bizlere bu konuda nasıl bir cevap verebilir?
Bir hayvanın özgür iradeye sahip olmadığını varsaymak doğru mudur? Mesela bir sincabın şu ağaçta değil de bu ağaçta yaşaması onun seçimi değil midir? Hangi ağaçta yuva yapacağı, hangi eşi seçeceği, hangi kalitede ve kaç fındık yiyeceği kendi seçimi midir? Yoksa her davranışı olağanüstü derecede programlanmış mıdır? Bir robot mudur o? Eğer varsa, bu robotik programın evrim ve genler aracılığıyla mı yoksa bir metafizik güç, yaratıcı tarafından mı yapıldığı konumuz açısından şimdilik önemli değildir. Ama insanın özgür iradesi sorunsalına cevap verebilmek için öncelikle hayvanlardaki özgür irade mevzusunu irdelememiz, doğru soruları sorup cevaplarını aramamız gerekmektedir.
Bu yazıyı bir okurumun muhteşem sorusu üzerine yazmaya karar verdim. Cevabını merak ettiği şey, uzun yıllardır bakımına yardım ettiği bir kedisinin özgür iradesi olup olmadığıydı ve hikayesi kısaca şöyleydi: Evleri kentsel dönüşüme giren bu kişi, taşınmak zorunda kalmıştı. Ev yıkılacağı için kediyi de götürmek istemiş, ancak onun eve ve çevresine çok bağlı olduğunu bildiği için tereddüde kapılmıştı. Düşünmüş taşınmış ve kedinin yerine karar verip onu başka bir şehre, hiç bilmediği bir çevreye taşımış, oraya uyum sağlamasını beklemişti. Yani bir nevi kedinin hayati bir meselesiyle ilgili “tanrıcılık” oynamıştı; onun için neyin iyi neyin kötü olduğuna kendisi karar vermişti. Fakat kediyi götürdüğü gibi ortalıktan kaybetmiş, hayvancık birkaç gün ortada görünmemiş ve dostumuz bunun üzerine onu yitirme korkusu ve vicdan azabı içerisinde güzel bir dua etmeyi akıl etmişti. Kediye içtenlikle seslenerek ve onun duymasını medet umarak, döndüğü takdirde onu artık gerçekleşen yıkım sayesinde harabeye dönen eski evine götürmeye söz vermiş. Aradan çok değil, sadece birkaç saat geçtikten sonra kedi evin kapısındaymış ve dostumuz sözünü tutarak onu yuva diye bildiği eski eve ve sokağa geri götürmüş.
Şimdi bu münferit olaya bakıp tabii ki teori üretmeyeceğiz. Ulaşmaya çalıştığımız nokta şudur ki, bizim hakkımızda her şeye karar veren bir yaratıcıya karşı biz hangi konumdaysak, bize karşı kedinin de aynı konumda olduğunu çıkarsayabiliriz. Kedinin yerine karar vermemiz doğru değilse, bizler hakkında her şeye karar veren yabancı ve dış bir iradenin olması da doğru sayılmayacaktır. Bu, tanrı bile olsa… Ve tersine kedinin yerine karar vermemiz, yani onun içgüdülerini ondan daha iyi okuduğumuzu zannetmemiz doğruysa, o zaman yabancı ve dış bir iradenin de bizim yerimize bir şeyleri tasarlayıp yaptırması da doğrudur…
Şu anda yeryüzünde olan tüm canlılar kendi başına hayatlarını idame ettirebilecek kadar hayatta kaldılar, milyonlarca, milyarlarca yıllık bir yaşamın ve evrimin başarılı meyveleri oldular ve zaten neyi nasıl iyi yapabileceklerini bildikleri için hala türlerini devam ettiriyorlar. Biz de onlardan biriyiz. Dolayısıyla hayati öneme sahip yanlış kararlar vermiş olsaydık, evrim zincirinden çoktan kopmuş olmalıydık. Türümüz, yeterince doğru kararlar verdiği için ve doğru kararlar verenler üzerinden devam etmiştir. Dolayısıyla doğru karar verebilen bir irade sahibi olmamız hem felsefi açıdan mantıklı hem de evrimsel açıdan doğru bir şeydir.
Fakat son bilimsel araştırmaların ışığında, bizim karar verdiğimizi sandığımız andan birkaç salise evvel, zaten beynimizin kararı komuta eden kimyasal işlevleri yerine getirdiği anlaşılmış oldu. Bu, eğer doğru okuma yaptıysam, karar mekanizmasının bilince inmeden önceki bir mikrozaman dilimi içerisinde bilinçdışında verildiği anlamına gelmektedir. Yani “Bir ben vardır bende benden içeri” önermesi sadece Yunus Emre’nin bir şiiri değildir. Belki de insanı sincaptan veya kediden nitelik farkıyla ayıracak olan da özgür irade konusunun ruhsal veya metafizik kısmıdır. Fakat bu bölümü bir sonraki yazıya bırakmayı öneriyorum.
Bu vesileyle soru ve görüşlerinizi bekliyor olacağım…
14.10.2019
Londa-İstanbul arasında, havada bir yerde..