2 Aralık 2014 Salı

Babamı Kim Uçurttu?




Rahmetli dedem, Zeynun, komünist davanın en ateşli savunucularındandı; Komünist partiye üyeydi. Bir zamanlar, Nazım Hikmet'le bir masada içmişliği de vardı. Komünist olan haliyle ateist de oluyordu. O gelenek ondan babama, sonra da biz torunlara geçti.

Ben 10 yaşlarıma geldiğimde bir gün babam beni ve ablamı yanına çağırıp bir şey paylaşmak istediğini söyledi. Ardı ardına anne-babasını kaybetmişti, psikolojisi sarsılmıştı ve şimdi yeni yeni tamir oluyordu. Arkadaşlarıyla Şumno şehrine, "Peti Kilometır" (Beşinci Km.) diye bir tesise gitmişlerdi. Orada başına gelen bir olaydı anlatmak istediği.

"Gece biraz içtik. Ben lokantadan dışarı çıkıp biraz dinlenmek istedim. Arabaya oturdum, sanırım sızmış veya uyuyakalmıştım. Bir ara beni birileri uyandırdı. Biri sağ kolumun altına girdi, diğeri de sol kolumun altına. Derken arabadan öylece çıkarıverdiler ve havaya doğru yükseltmeye başladılar. Yukarı, daha da yukarı uçuyorduk. O kadar yükseldik ki, dünya altımda bir top kadar küçük görünüyordu artık. Sonra durdular ve şunu dediler bana: 'Hani sen inanmıyor musun? Aşağıya bak ve hala inanmadığını söyle." Bunu dedikten sonra beni yavaşça geri götürdüler."

Babam, yaşadığı bu olayın ilk şokuyla ilk defa, o ana dek öğrettiklerinin tam tersini konuşuyordu. Ben hep gizem meraklısı biri olmuştum. Arkadaşlarımla daha 7-8 yaşlarımdan itibaren ruh çağırıp duruyorduk. Bunun için 6 tane kibrit çöpü kullandığımız basit bir yöntem öğrenmiştik. Bu merağımı babam da duymuş ve bir gün beni yanına çağırıp azarlamıştı. Kibrit çöplerini çıkarmış, "hadi göster bakalım nasıl yapıyorsun" dedikten sonra elime tutuşturmuştu. Tabii onun varlığında çöpler milimetre bile kıpırdamamışlardı. Ve demişti ki o zaman: "Ruh diye bir şey yok kızım, olsaydı ben babaannenle konuşmak isterdim ama yok!"

Aradan yıllar geçti, Türkiye'ye göçtük ve ben bir gün bu olayı kendisine hatırlatıp daha fazla söyleyeceği bir şey varsa öğrenmek istemiştim. Ne dese inanırsınız: "Böyle bir şey olmadı, nerden uyduruyorsun!" Aynı tavrına dönmüştü anlaşılan.

Daha geçtiğimiz 1-2 sene evvel, ailemizde baba tarafında (onun büyük teyzesi) büyük bir görücü olduğunu öğrendim ama yine başkalarından. İnsan yaradılışını bu kadar inkar eder mi? Oysa ben biliyorum ki babam ne görürse oluyor ve belki de o bundan korkuyor...

27 Kasım 2014 Perşembe

Vanga, Türkiye'deki Kitabının Ne Zaman Çıkacağını Biliyor muydu?




Bulgaristan'a gidişim yanılmıyorsam 1991 yılında idi. Türkiye'den İzmir Ruhsal Araştırmalar Derneği'nde Bulgar kahine Vang'dan söz edildi. Ben o ana kadar bilmiyordum. İlgi ile dinledim. Bir kaç gün sonra Bulgaristan'a iş seyahatine gidecektim ve bu fırsattan yararlanarak ta Vanga'nın kitabı ile ilgili çeviri konusunu geliştirmem rica edildi. İRAD'ın bağlı olduğu yayınevi de Ruh ve Madde yayınları , yani o yayınevi için görüşecektim. Bulgaristan'a gittiğimde araştırma yaptım ve Petriç'e gitmem gerektiğini söylediler. Sofya'dan bir kaç arkadaşım ile beraber ben yola koyuldum ve Rupite diye bir köyde buldum kendimi. Küçük bir ev, evin dışındaki meydanda inanılmaz bir kalabalık... Ben ümitsiz bir şekilde geri dönmek istedim ancak arkadaşlarım beklemeyi tercih etti. Saatlerce bekledik... sonra bir erkek yardımcısı çıktı Vanga'nın ve Türkiye'den Zehra gelsin...dedi. Ben algılayamadım, bir kaç kere seslendi ve arkadaşlarım kolumdan tutup içeri iteklediler beni.

Girdim içeriye ancak çok değişik bir hisse kapılmıştım...çok kalabalıktı içerisi. Sırtı bana dönük yatıyordu. "Yer bulursan otur" dedi. Oturamam, ayakta duracağım-dedim. Neden geldin -dedi. Kitabını çevirmek istiyoruz, Türkiye'den geldim...dedim.

Hafif sırt üstü gibi dönerek - "onu siz çevirmeyeceksiniz. Onun çıkmasına daha çok var. Telif hakları yeğenimde.Onunla görüşün bir dahaki sefere. Ama seneler sonra olacak- (hatırladığım 10 sene...gibi...) dedi. O yayınevinden değil. Başka yayınevinden çıkacak... dedi. Ben sessizce algılamaya çalışıyordum söylediklerini. Devam etti - bir şeyler daha sormak ister misin - dedi. Hayır dedim...hastaydı , zor nefes alıyordu, her yeri ağrıyordu... Çok üzülmüştüm. - Çık dışarıya ve evin arkasındaki derede bir kaç saat geçir, dedi. Sonra da kiliseye mutlaka uğra, dedi.

Çıktım evden ama başka bir dünyadaydım sanki. Orası başka bir gezegendi. Evin arkasından - belki de 300 metre uzağında bir dere akıyordu. Hava soğuktu ve dereden buharlar çıkıyordu... kaplıca suyu akıyordu. Dereye gittiğimde inanamamıştım...3 renk akıyordu, tortusu yani 3 renkti. 2 metre kadar kırmızı, 2 metre kadar sarı ve 2 m kadar yeşildi... bambaşka bir dünyaydı. Bana bir an gibi gelen oradaki kalışım 3 saatmiş...sonra kiliseye gittik. Kilise henüz inşaat aşamasındaydı ancak çok iyi hatırladığım şey - çanı...bir yere bağlanmıştı...nedense benim çok dikkatimi çekti... sanki hiç çalmayacakmış gibiydi...

Zehra Usanmaz, İzmir

25 Kasım 2014 Salı

Tanrının Doyuramadığı İnsanlar



İnsanların saglikli yasama imkanlarini her yönüyle yok eden ilaç lobileri bu girisimlerinde Fransa'da

inanilmasi zor bir olayi basardi. İnsanlarin sagliklarini sistemli bir sekilde bozan bu sistem GDO'lari

degistirilmis gidalarin haricinde insan sagligina faydali olan ve hic bir emek harcanmadan yetisen

basta kansizlik olmak üzere sac dökülmesine, eklem agrilarina, sindirim bozukluklarina, böbrek

zafiyatina, kadinlardaki regl problemlerine ve yüksek tansiyon gibi bir cok rahatsizliklarin

giderilmesinde etkili olan ısirgan otununun yetistirilmesini, satisini, reklaminin ve faydalarinin

insanlara tavsiye edilmesini, ayrica 2002 yilindan itibaren ısirgan otunun kendisinden yapilan

gübrenin kullanilmasini ve 2006'dan itibaren ise devletin izin verdigi tohumlarin disindaki tohumlarin kullanilmasini kanun cikartarak yasaklattilar. İcerisinde soya fasulyesinden 40 kat daha fazla protein, portakaldan 7 kat daha fazla C vitamini bulunan, dogada kendi basina yetisebilen isirgan otunun

Fransa'da yetistirilmesi ve kullanilmasi ilac lobileri tarafindan yasaklatilmis durumda.

Devletin izin verdigi Tohumlarin ve yine Devletin izin verdigi gübre haricinde gübre kullananlar, yani dogal yollardan yetisen ısirgan otunu kullanalar 75 bin euro para cezasina ve 2 yil hapis cezasiyla cezalandirabiliyorlar. Ayrica ayni yasaklatma calismalari yine bir cok rahatsizligin giderilmesinde faydali lan papatya icin de yapılmakta.

Bu olay, sagligimizin kimlerin elinde oldugunun acik bir örnegi, GDO'lu gidalarin insanlarin üzerinde ne gibi felaketlere yol acacagini anlayamayan ve Tanri'nin yarattigi gidalarla doymayan ve kontrol edilemeyen nefsini doyurmak icin Tanri'nin yarattigi gidayi degil de kendi gidasini yaratmak isteyen ve bunu da ülkemizin topraklarina ekilmesine ve dikilmesine izin veren insanlarin telafisi mümkün olmayan ne gibi felaketlere sebep olduklarinin hala farkinda değiliz.

Sedat Celepoglu

24 Kasım 2014 Pazartesi

Astralde Temas



Evde yataktayım. Ayak tabanlarında titreşim başladı. Dalınç haline geldiğimde kendimi bedenimden çıkmak için zorladım, bu zorlayış aynı zamanda niyet edişti. Bir ara sağa doğru kaymayı başarınca yataktan aşağı düştüm. Zeminin soğukluğunu hissettim. Yatağa tutunarak kalktım, aynanın oraya geçince, geriye baktım. Kendi uyur halimi gördüm, hiç ilgimi çekmedi. Yatağın üzerinden geçerken, kendi güya maddi formuma (şimdi bir hayli küçülmüştü örtünün altında) elimi bastırarak, cama gittim ve açtım. Dışarısı pırıl pırıldı yine. Cama oturdum, ayaklarımı aşağı sarkıtarak çevreyi izlemeye başladım. Bu astral versiyonda karşı siteler daha düzgündü. Bir kedi-köpek arası hayvancık nerden geldiyse, bacaklarımın arasına burnunu soktu, hırlayıp acıtıyordu, onu uzaklaştırınca aşağı uçtu, birkaç kat alttaki balkona düştü, bir şey oldu mu diye baktım. Silkinip ayağa kalkmıştı bile. Çok yüksekteydim ve atlayıp atlamamakta kararsızdım; ya çakılırsam? Cesaret edip kendimi aşağı attım, başarılı bir şekilde yere "kondum" ve etrafa tekrar bakındım. Görüntü kaybolmaya başladı, her yanımda bulut gibi bir sis vardı. Onun içerisinde yüzer gibi hareket ediyordum. Derken sis de kayboldu ve yatakta buldum kendimi. Bir daha yoğunlaşarak yine kendimi yataktan aşağı ittim, bir daha camdan uçtum. Dışarısı daha da güzelleşmişti. Yan bina bir hayli uzamış ve genişlemiş, alt katlarından biri spor salonu halini almıştı. Bu spor salonuna “dalarak” tepki çekmek istedim, ama orta yaşlı sarışın bir kadından başka kimse beni görmedi. Yine heyecan… ve yine yatağa geri dönüş. Sesler var, Tigi’nin mırıldaması ve alakasız insan konuşmaları. Bir erkek bana bir şeyler anlatıyor, ona konsantre olmaya ve anlamaya çalışıyorum. Yatakta yoganın salıncak duruşunda çapraz yatmışım. Bir erkek karşımda ama görüntüsü yok sadece sesi var ve bana konuşuyor. Onu anlamaya çalışıyorum. Bana yeni NLO (UFO’nun Bulgarcası) teknolojileri bir hayli iyi, onları deniyoruz tarzında şeyler anlatıyordu. Kapının girişinde duvara doğru saklanmış bir “şey” vardı, az ürpererek ona baktım: havada 1 metre yükseklikte duran bilinçli beyaz bir obje; bir tür beyaz maskeyi andırıyordu; insan pandomimi gibi. “Ay sen çok şekersin…” diye güldüm ona ve o sevindi. Kök çakrada yüksek basınç vardı. Bunu kim yapıyor diye sorduğumda “self” diye cevap verdi görünmeyen erkek. Bir daha sordum, yani ben kendim mi? Yine “self” dedi sadece. Peki, sizin için ne yapabilirim? Dedim. “Zaten yapıyorsun.” Diye cevap verdi. Beynimde tepe çakrada vızıltı ve dönme hareketi bir hayli yoğunlaşmış, gitgide dişçi aleti sesini andırmaya başlamıştı.