28 Temmuz 2019 Pazar

HACÍ BEKTAŞ VELİ – GÖREME GEZİSİ VE İŞARETLER



Son dönem Alevi-Bektaşi öğretileninin ezoterik ve majik yönüyle ilgili ön araştırmalar yapmakta olduğumu duyan bir dostum Cem evlerinin Hacı Bektaş Veli’ye gezi ve ritüel içerikli organizasyonlar yaptıklarını ve istersem beni de refere edeceğini söylemişti. “Olabilir, yerinde görmek ve bir ayine katılmak güzel olur diye cevap verdiğimde” Hacı Bektaş’ın Kapadokya bölgesine yakın olduğunu ve oraya gitmişken mutlaka uğranması gerektiğini de eklemişti. Tam bu cümleleri ettiği sırada salondan mutfağa geçip bir sade soda almak için buzdolabının kapağını açtım. Kapağı kapar kapamaz bir manyet yere düştü. Enteresandır, manyet kırılmadı ve sadece mıknatısı yerinden çıkmıştı, onu aradıysam da bulamadım. Bu, kızımın birkaç sene evvel Kapadokya’dan bana getirdiği hediyeydi. Bir sürü başka manyet varken bunun düşmesi, tam da konu üzerine düşmesi, zarar görmemesi ve mıknatısının kopmuş olması tuhaftı; bunu bir “işaret” olarak kabul ettim ve hemen arkadaşa geziye gitmeyi kesinlikle istediğimi söyledim. Ne de olsa ben bir “işaret avcısı” idim.
Şimdi gelelim orada neler olduğuna…
Ataşehir Cem evi grubuyla birlikte 27 Temmuz 2019’da sabah ilk vardığımızda Beştaş denen bir yere gittik. Beştaş, Hacı Bektaş kasabasının az dışında bulunan küçük bir toprak alanın üzerindeki beş megalitten oluşmaktaydı. Bunların dördü yan yana muntazam bir yarı çember benzeri bir şekil oluşturuyordu, beşincisi ise baş parmağın diğer parmaklardan ayrılmasına benzer bir şekilde diğerlerinden ayrık ve az daha aşağıda yer alıyordu. Bu taşlarla ilgili eski bir halk söylencesi vardı. Hacı Bektaş Veli hayatta iken, bu taşların konuştuğu ve şahitlik yaptığı anlatılmaktaymış. Vilayetnamede yer alan söylence şöyledir: "O zaman otlaktaki sığırlara, köyden her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdris Hoca'nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi çıkmış. Hacı Bektaş Veli hayvanlara bakma işini üstlenmiş. Hayvanlar otlayarak Mucur istikametine doğru yayılırlarken, İdris'in kardeşi Sarı kendi öküzlerini getirip bunlara katmış. Hacı Bektaş Veli de "ben bunları görüp, gözetemem, bir zarar gelirse karışmam" demiş. Sarı dinlememiş, bırakmakta ısrar etmiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, çevredeki beş tane büyük taşa hitaben "Siz tanık olun, Hacet vaktında şehadet edersiniz" demiş. Sarı'nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı'ya düşmüş. Hacı Bektaş Veli, beş tane şahidim var demiş. Onları otlak yerine götürüp, taşlara seslenince hepsi yuvarlana yuvarlana huzura gelmiş ve tanıklık etmişler."
Tabii günümüzde taşların dile geldiğine inanmak yerine daha mantıklı açkıklamalar arıyoruz ve bu taşların pagan kökenli kadim bir ritüelin uygulanmasında yer aldıklarını öneriyoruz. Çünkü yerel halk bir söylenceyi asla uydurmaz; fakat ritüelin çıkış noktası, yani kökeni unutulmuş ve sonradan kabul gören inançlarla uyumlu hale getirilmiş olabilir.
Beştaş’ın ardından arkadaşımla gruptan ayrılıp At Kaya’ya gittik. Bu, Hacı Bektaş Veli'nin, üzerine çıkıp, at gibi yürüttüğü söylenilen kayadır. Onun hemen yakınında ise halk topraktan taş mercimek ve buğday çıkarmaktaymış, bu tohumları da bizzat Hacı Bektaş Veli’nin taşa dönüştürdüğü rivayet edilmekteydi.
Oradan da Göreme’ye ve ardından akşam üstü gün batımına doğru Deliklitaş’a geçtik. Açıkçası bölgede bol bol kutsal taş vardı ve onlara dair birçok söylence dolaşmaktaydı.
Vakti zamanında Hacı Bektaş Veli’nin çilehane olarak kullandığı, yani kendini dış dünyaya kapayıp iç dünyasına döndüğü, derin meditasyona daldığı Deliklitaş, şehrin hemen dışında en yüksek tepelikteydi. Yürüyerek oraya çıkarken, ilginç bir ritüelle daha karşılaşacağımı tahmin ediyordum çünkü bu tarz yerler, yani tepeler ve zirveler, eskilerin Tanrı’ya yaklaşmak için seçtikleri ayin yerleriydi. Ne de olsa Tanrı “göklerde” aranmalıydı ve göğe en yakın yer dağlar, tepelerdi, ki oraya ulaşmak mutlaka zor olmalı, çaba gerektirmeliydi.
Biz de yürüye yürüye tepeye vardığımızda önümüzde şahane bir manzara belirdi. Bir tarafta şehir, diğer tarafta Hırkadağ yatıyordu. Hırkadağ özellikle çok önemliydi ama onu birazdan anlatacağım.
Her ne kadar Deliklitaş’ın oyuğunun Hacı Bektaş’ın yumruğu ile  meydana geldiği rivayet edilse de bana kalırsa o enteresan bir doğal yapıydı. İçi oyuktu, soldan giren insanlar sağ yandaki küçük aralıktan dışarı çıkıyorlardı. Sanki evvelden taşın içinde bir şey vardı da, taş onu kaplamıştı ve sonra içteki yok olmuştu ve sadece bir kapak veya çatı vazifesi gören taşı kalmıştı. Deliklitaş, kadim dünyanın iki büyük ve en yaygın ritüelinden birine ev sahipliği yapıyordu: ikinci doğum ritüeline. İnsanoğlu, “ölmeden önce ölmek”, “ikinci kez doğmak”, “ruhsal olarak doğmak” için böyle bir ayin tertiplemişti. Bu ritüel hem halk nezdinde aleni hem de ezoterik ve okült cemiyetlerde gizli olarak çeşitli varyasyonlarda halen yapılmaktadır. Özetle bu taş yapı bir kutsal Mağara ve Rahim vazifesi görüyordu. Mağaraya giren insan ölü kabul ediliyor, orada ateş elementiyle arınıyor, şifalanıyor, günahlarını temizliyor ve sonra delikten çıkmak suretiyle mağara-rahmi terk ederken ikinci kez ve bu defa ruhsal olarak doğuyordu. Fakat Deliklitaş’taki doğum kanalı epey dar ve kaygandı, çıkmak da güçtü. Bu yüzden yerel halk, Deliklitaş’tan ancak günahsızların çıktığını söylüyordu. Tıpkı günahsız doğan bebekler gibi..


Vaktimiz olsaydı Hırkadağı’na da giderdik ama maalesef vakit yetişmedi.
Ertesi gün yolda dönerken arkadaşımla bu söylenceler üzerinde sohbete koyulduk. Ben bunların somut anlamıyla anlaşılmasının sakıncaları üzerine kendimce “vaaz verirken” arkadaşım bana katlanmış bir kağıt uzattı. “Sen belki inanmıyorsun fakat bir de şuna bak” dercesine kağıdı açtı. İçinde mercimek ve buğday büyüklüğünde ve formunda birkaç tane minik taş vardı. Kalıptan çıkmışçasına hepsi birbirine benziyordu ve gerçekten de doğal olamayacak kadar gerçek tohumları andırıyorlardı. Elime aldım, evirdim, çevirdim ve bir şaşırma ünlemi çıkardım çünkü taş buğday tanesinin teki kırıktı ve de içi boştu! Zihnim seneler evvel gittiğim Napoli’deki Vezüv yanardağının kurbanı olan taş insanlarla ani bir eşleştirme yaptı ve “bu tohumlar gerçek, ancak taşlaşmaları Hırkadağın marifeti olmalı” dedim. Çünkü Hırkadağ bir volkandı ve bölgede Erciyes dahil başka yanardağlar da vardı. Bölge komple zaten volkanikti ki bu da Kapadoka’yı peri bacaları ve diğer tüm fantastik yapılarıyla dünyaya meşhur etmişti. Bölgede 100 ile 150 metre arasında değişen bir tüf katmanı vardı ve araziler uzmanlarca araştırılsa taş tohumların yanında kimbilir daha neler neler çıkardı…

Hırkadağı’nı Hacı Bektaş Veli öylesine seçmemişti tabii. Ona neden buraya geldiğini sorduklarında “Eğer hakikate ulaşmak için bundan daha yüce bir yer olsaydı orada otururdum” demiş. Demek ki buranın özel bir manyetik-mistik özelliği olmalıydı. Yüzyılın Kahini Vanga da Bulgaristan’da onca yeri dolaşmış ve yeteneklerine en iyi gelen yer olarak sönük bir volkan kraterinin hemen dibini seçmemiş miydi zaten…
Bu keşifle birlikte içimiz biarz rahatladı, “mucizeleri” daha mantıki bir zemine oturttuktan sonra ilk molada birer keyif kahvesi içelim dedik. Tam kahvemi yudumlarken karşımda outran arkadaşın kahve fincanının masada saga doğru 2 cm kadar hareket ettiğini gördüğümde gözüm yanıldı zannettim ama birkaç saniye ardından hareket tekrarlandı. O esnada yüzüme bakıp konuşan arkadaş bunu fark etmemişti. Masanın üzeri cam olduğu için, herhalde fincan tabağının altı ıslaktı ve haliyle kaydı diye düşündüm, fakat elime alıp yokladığımda kupkuru olduğunu görmem mi….