26 Mart 2014 Çarşamba

Baykal, Sarıgül ve Yeni Hükümet - Vizyon



Baykal ile ilgili bir mevzu vardı duruişiti olarak algıladığım. Resimde de görüldüğü gibi bugünden tam 3 ay evvel, şu anki hükümetin istifa edeceğini ve yerine kurulacak hükümetin Baykal'a ait olacağını işittim. Buna olanak vermedim, zira başbakanımızın karakteri istifayı kolay kolay kabul edecek gibi değil. Ardından yaklaşık 2 hafta evvel bu defa vizyon olarak Erdoğan'ın istifa ettiğini gördüm. Sosyal medyada paylaştım, inanmadığımı da ekledim. Fakat 2-3 gün geçmeden meditasyon sırasında bu defa Baykal'ın yüzü deyim yerindeyse gözümün önünde tam ekran olarak belirdi. İfadesi çok sertti, kızgındı.




İki gün evvel artık gözlerimi kapattığımda, sarı bir gül açıyor, bir yakınlaşıp bir uzaklaşıyordu.

Bugün Baykal'ın kasetinin başbakanın talimatıyla çekildiği ve servis edildiği iddiası çıktı.

Yine birkaç gün evvel cumhurbaşkanının olaylara müdahil olduğunu gördüm. Bazı devlet hainleri, ülkeyi parçalayıp yakıp yıkmak niyetindeyken enseleniyorlar. Olaya çok büyük sayıda güvenlik görevlisi el koyuyor...

Diğer taraftan; çeşitli görüşlere mensup, aralarında sözü geçen bir Sakaryalının da olduğu yeni bir politik oluşum var görünüyor. Çok ciddi gelişmeler bekliyorum. Bundan sonrasını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

24 Mart 2014 Pazartesi

AKP'li Kadın - Vizyon



TV sektöründe kameraman olarak çalışan biri, Emniyet Mahallesi'ne arabasıyla giderken, AKP partili bir kadının arabasına fazla yaklaşıyor ve aralarında husumet çıkıyor. Emniyet Mahallesi'nde bir evde PARTİ veriliyor.

sembol kelimeler:

TV kameraman (haberci)

Emniyet

AKP kadın

Parti

Husumet

yorum: AKP'ye yakın bir kadınla ilgili haber izi süren birinin başı belada

22 Mart 2014 Cumartesi

Kblan Tragna Kitabı / Ekolü üzerine




Tragna ekolünün astral kat çalışmalarının yer aldığı metni tamamen önyargısız olarak okumaya gayret ettim. Kitap, alanla ilgili olan kişilerin tamamının bildiği rahmetli üstat Bülent Kısa ve ortağı tarafından belirli ritüel ve çalışmalar neticesinde edinilen bilgiler içermekte. Lafı dolandırmadan konuşmak gerekirse, kitap son derece negatif enerjiler taşımakta, baştan sona sadomazoşist ayinler, çarpık fanteziler, tecavüz, aşağılama, ters ilişkiler yer almakta, grup seks ve benzer uygulamalar "maji" diye yutturulmaya çalışmaktadır. Fakat olay bununla da kalmamaktadır. "Üstatlar", bu katlara çıkmak isteyen kişiler için bir takım muskalar, vefkler, zikirler önermektedirler. Bu zikirleri de astral kat çalışmalarında öğrendiklerini iddia etmektedirler. Kitabın ileriki sayfalarında öyle bir zikre denk geldim ki, bu işin kat çalışması olmadığı, ya çarpık bir bilinçaltının ürünü olduğu ya da okurlarla dalga geçildiği belli oldu. Zikir "ARKİDİN ZAKİRO" idi. Üstatlar, kendi takipçilerine "arkidin zakiro" zikrini çekip, aynı zamanda hayalinde çıplak bir kadını canlandırmalarını istemekteydiler.

Böyle bir zikir olabilir mi? Olsa olsa "kat geziyorum" diye kendi bilinçaltını gezen üstatların kelimelere dökülen içeriğinin güya zikir almış halidir bu.

Tragna çalışmalarına başlamayı düşünen kişilerin dikkatli olmasını ve kitabı sağlıklı bir şekilde kelimeler arasında saklı olanları da arayarak okumasını rica ediyorum. Bir ekolün enerjisi bu şekildeki gibi kirlendiğinde, o ekol derhal tasfiye edilir, üyeleri dağıtılır, mekan boşaltılır ve üyelerden hiç biri en az yedi sene hiç bir enerjisel çalışmaya katılmaz. Çünkü üzerindeki kirli enerjinin temizlenmesi uzun süre alır. Böylesi bir kirliliğin oluştuğu bir ekole dahil olmuş mekan ve kişilerin karantina süresi çok daha fazla olmalıdır.

Dipnot:

Konuyla ilk tanışanlar astral katları Tragna'daki gibi şiddet, korku, sapık ilişkiler içeren bir yerden ibaret olarak düşünmek hatasına düşebilirler. Kişinin zihinsel/ruhsal enerji yapısı ve eğilimi, onun çekileceği astral düzlemi belirler. Temiz sağlıklı bir zihne sahip olan kişiler, buna karşılık gelecek olan temiz, sağlıklı, sevinç ve zevk veren astral ortamlara gidecekler, yine böyle özellikte varlıklarla karşılaşacaklardır.

16 Mart 2014 Pazar

"Uzaylı" Mesajları




Bu dünya dışı varlıklar eğer gerçekten insanlara yardım etmek istiyorlarsa ne diye insanlıkla bir bütün olarak temas etmekten kaçınırlar? Kalabalık bir meydanın ortasına bir uzay aracını indirip amaçlarını açıkça ilan etmenin çok daha ikna edici olacağı açıktır. Bu varlıklar neden sürekli gizli hareket etmekte, dünyanın değişik mekanlarında görünmekte ve ayrı kişilerle temas etmektedir? UFO taraftarlarının ileri sürdüğü yaygın bir görüş, “uzaylıların” insanların agresivitesi karşısında çekimser davrandığı yönündedir. Fakat bu çok mantıksızdır, çünkü dünya kadar mesafeyi bir anda aşabilen bu varlıklar mutlaka kendini koruyacak deneyim ve bilgiye sahiptirler. Eğer kendilerini bizim saldırganlığımıza karşı koruyacak düzeyde değillerse, zaten büyük oranı bu duygumuzdan kaynaklanan problemlerimizi halletmekte nasıl yardım edebilirler? Dünya dışı varlıkların sevgi ve iyiliğine inananlar, bir an evvel gözlerini açıp gerçeğe uyanmalılar. Bu tür temaslar kanalıyla şu ana dek edindiğimiz bilgilerin hiçbiri bize bir fayda getirmedi, sorunlarımızın çözümüne bir katkı sağlamadı. Onlar kanalıyla aktarılan “yeni” bilgilerin çok büyük kısmının hiç de yeni olmadığı ortadadır. Günümüz insanlığın reel problemi, bir şeyleri anlayamaması değil, ne yapması gerektiğini bilmemesi değil, gerekenleri yapmayı istememesidir. T.Marez

çeviri Renan Seçkin

14 Mart 2014 Cuma

Kör Rehberler




Günümüzde sayısı enflasyona uğramış kişisel gelişim hocaları, spritüel rehberler ve üstatlar konusuna kısaca değinmemiz gerekirse, özetle durum şundan ibarettir diyebiliriz: Çoğunluğun iyi niyetine rağmen, körler körlere rehberlik etmekteler. Rehberinizin kör olup olmadığını anlamanın en kolay yolu, size vaat ettiklerine dikkatle bakmanızdır. Büyük konuşan, büyük sözler veren, adeta sihirli sonuçlar alacağınızı taahhüt eden kişilere kuşkuyla bakınız. Gerçekte hiçbir hoca sizin yerinize hiçbir şey yapamaz. Bu yolda kendi adımlarınızı atmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Hoca sizin yerinize yürüyemez, yürütemez. Sihirli vaatleriyle yapabileceği en olası şey, sizi girişimlerinizde pasifize etmektir. Halbuki tam tersine, etkin olmanız, sorumluluk almanız, risk almanız gerekmektedir. Pasif bir mürit değil, aktif bir girişimci gibi olmazsanız, gelişim yolunda yerinizde sayarsınız. İtaat değil, anlama çabanız olmalı.

Kısa zamanda başarı elde etmeye yönelik teknikler öneren kişilere karşı temkinle yaklaşın. Hızlandırılmış başarı diye bir şeyin asla olmadığını bilin. Bu başarı sözü karşılığında peşin olarak ödenen paralar varsa, başarı onları sizden alandadır. Ani başarılar sadece olağanüstü şartlarda gerçekleşir ki zaten onlar da kalıcı değildirler. 14.03.2014

8 Mart 2014 Cumartesi

Zorba Devlet Gücü - Vizyon




İstanbul Avrupa Yakası. Aramızda dahi derecede zeki olanların da bulunduğu bir grup genç ayakta sohbet ediyoruz, keyfimiz yerinde. Aniden ortalık sis duman oldu. Üzerimize durup dururken gaz sıkmaya başladılar, gaddarca. Kokusu çok kötü... Genizi yakıyor. Hepimiz kaçmaya başlıyoruz. Ben, hem gözlemciyim hem buluş sahibi olan 20'li yaşlarda bir erkeğim. Beni yakaladılar. Başkalarını da yakalamışlardı. Onların lideri, son derece gaddar biri. Onu zekamla alt etmek istedim: işlerine yarar bir buluşum olduğunu söyledim. Beni ve arkadaşlarımı bırakmanın karşılığında onlara açıklamayı önerdim. Anlaşmayı yaptık, buluşumu onlara verdim. Fakat onlar hainlik yaptı, alay ederek anlaşmaya uymadılar. Esir kaldık. 08.03.2014

Tanrı ve Çocuk (Öykü)





Küçük bir çocuk Tanrı ile tanışmak istiyordu. Tanrı’nın yaşadığı yere varabilmek için, uzunca bir yol kat etmesi gerektiğini biliyordu. Sırt çantasını hazırladı, içine 2 sandviç ile limonata koydu ve yola çıktı.

Daha birkaç sokak geçmişti ki, bir bank üzerine oturup güvercinleri seyreden yaşlı bir adam gördü. Yanı başına oturdu, çantasını açtı. Tam sandviçinden bir yudum alacaktı ki, yaşlı adamın aç gözlerle kendine baktığını gördü. Ona elindekini ikram etti.

Yaşlı, büyük bir minnettarlık ile ikramı kabul etti ve gülümsedi. Tebessümü o kadar naifti ki, çocuk onu tekrar görmek istedi. Limonata ikram etti. Yaşlı bir daha gülümsedi. Çocuk büyülendi. Ve yaşlı ile çocuk tüm bir öğleden sonrasını parkta hiç konuşmadan yiyip içerek ve karşılıklı gülümseyerek geçirdiler.

Hava kararmak üzereyken, çocuk evine dönmeye karar verdi. Annesi onu bu kadar mutlu eden şeyin ne olduğunu öğrenmek istedi. Çocuk, “Tanrı ile yemek yedim ben,” diye cevap verdi. Annesinin karşılık vermesine fırsat tanımadan da, “Ve biliyor musun? Tanrı’nın tebessümü şimdiye dek gördüğüm en güzel gülümseyişti,” diye ilave etti.

Aynı bu vakitlerde tıpkı çocuk gibi sevinç içinde olan yaşlı adam evine döndü. Oğlu, babasının yüzünde yerleşik barış ve huzur dolu ifadenin nedenini sordu. “ Parkta Tanrı ile sandviç yedim,” dedi yaşlı. “Ve biliyor musun, o benim tahmin ettiğimden çok daha genç biri çıktı...”

(alıntı)

4 Mart 2014 Salı

Altın Balık Olmak




Altın balık masalını hatırlar mısınız? Hani yoksul bir balıkçı gidip göl kıyısında balık tutuyordu da, yanlışlıkla altın bir balık ağa takılmıştı. Üstelik de konuşuyordu. Balığı tava yapılmasından kurtaran, onun konuşabilme yeteneği idi. O normal balıklardan farklıydı. Diğerleri öleceklerini bile bilmezken, kurtulmaları imkansız olan ağların içinde içgüdüsel olarak çırpınıp dururken, altın balık “konuşabiliyordu”. Farklı bir yetenek geliştirmişti demek ki. Onu altın yapan da bu yeteneğinden başka bir şey değildi. Altın madeni, en değerli, kıymetli madendir. Simya sanatı, değersiz olan madenleri işte bu kıymete, çevirmeye çalışır. İşin dış, görünen tarafı madenle ilişkili iken, iç, batıni tarafı, ruhun cevheri ile ilgilidir. Yani simyanın asıl amacı, ruhu altına çevirmek, ölümlüyü ölümsüze dönüştürmektir. Konuşan balık gibi altın olabilmektir. Neden mi, ölmemek için, veya öldükten sonra da yaşayabilmek için… Bu masaldaki altın balık, arketipsel sembolizme göre ölümsüz hayatı çağrıştırır. Altın olması bu sebepledir, o simyanın ulaşmaya çalıştığı sırra sahiptir. “Nasıl” ölümsüz olunabileceğini anlatır bize. Konuşarak, yani farklılaşarak, sürüden ayrılarak. Bilinci olağanın, normal olanın çok üzerine çıkararak. Düşünün ki canlı balık satan bir yerdesiniz. Henüz başlarının belaya girdiğini şöyle böyle sezinlenen ama sonrasını bilemeyen balıklar, çılgınca kıpırdayıp durur poşetin içerisinde. Ölmeye yakın olduklarını bir şekilde bilmekte olsun bu canlar. Ama öte alemi anlayacak kadar da bilinçli değiller. Sonlarının bir tavada kızarmak olduğunu bilemezler. Neden öldüklerini bilemezler… Fakat poşeti açıp da onları lavaboya döktüğünüzde, içlerinden birinin size “baktığını” görürseniz ne yapardınız? “Ben seni anlıyorum, beni birazdan deşip iç organlarımı çıkaracak ve sonra yıkayıp unlayıp bir güzel kızartacaksın!” dese, o balığı ne yapardınız? Öldürebilir miydiniz onu? Yoksa sizi anlamış olmanın verdiği duygu ile onu yaşatmaya can mı atardınız? İşte kilit önemdeki soru bu. Çözüm de bu. Dünyada yaşayan herkesin ölümsüz olabileceğini düşünmüyorum ben. Bir kısmımız gelişip, tanrıyı bir derece tanıyıp, ona inanıp, “konuşmayı” deneyecektir onunla. Kurtuluş şansını işte o zaman yakalayabilecektir. Ölümsüzlüğü hak etmek gerek, özel olmak, farklı olmak, özel yetenekler geliştirebilmek gerek. Bundan dolayı herkesin kurtuluşu bireyseldir. Toplu bir kurtuluş fikri, yanlıştır ve sadece bir ümit, hayal olabilir. Yaygın dini öğretilere, inanç sistemlerine baktığımızda, bir nokta üzerinde fikir birliği ettiklerini görüyoruz. Tanrıya inanmak! Olabilecek en büyük günah, onun varlığını reddetmektir. Çünkü o zaman, onu anlamaya çalışmayacağız asla. Gözümüzü o aşkın yere dikmezsek, onunla iletişime geçmemiz nasıl mümkün olabilir? Bizim için tanrı yoksa, öte alem yoksa, onunla ilgili araştırma, anlama çalışmaları da olmaz, gelişim olmaz, ilerleme olmaz. Aydınlanma gelmez. Oysa bizi tavada yem olmaktan kurtaracak belki de tek şey , aydınlanmadır. Tanrıya, iyi veya kötü anlamlar yüklemek boşunadır. Biz tuttuğumuz balık konuşmadığı sürece ona karşı ne kadar duygu besliyorsak, o da bize karşı ancak bu kadar duygusal davranabilir. Onun enteresini çekmek için, özel olduğumuzu fark etmesi gerekir. Farklı bir kuyruk sallayış, bilinçli, ritmik bir zıplayış, geri geri sürünüş gibi dikkat çekici davranışlar sergilemeliyiz belki de. Onu anladığımızı ve merhametine sığındığımızı göstermek için. Bizi nasıl fark edebilir ki yoksa? Dünya bu kadar büyük iken ve varlıklar bu kadar çok iken?


Tanrı denen evrenin yönetim mekanizmasını, sistemini anlamak için, onu kişileştirmek zorunluluğu var. Böylece bizim evren içindeki yerimizi, önemimizi irdelemek için bir kıyas ve dayanak ettiğimiz bir şey oluşur. Evren sisteminin şu anki gidiş yönü (zaman-mekan olarak), evrim yönüdür. Her bir canlı, ileriye gitmek, gelişmek durumundadır. Gelişemezse, sahneyi terk etmek durumunda kalır. Ölür. Bu ırklar ve canlı çeşitleri için geçerli olduğu gibi, tek tek bireyler için de geçerlidir. İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren, kendini evrimleştirmek zorundadır. Öğrenmek, düşünmek, kendini gözlemlemek, farkındalık kazanmak zorundadır. Kendi hakkında, tanrı ve varoluş düzeni hakkında sorular sormalıdır. Soruları sormazsa, cevaplar da gelmez. Bu en basit kanun. Soruları sorduğu ve tarafsız düşünce ile gözlemini koruduğu, dışarıdan gelen dogmatic tepkilere karşı korunduğu sürece, cevapları bulmaya yaklaşır. Ve böylece evrimleşmeye başlar. Başka bir deyişle tekamül eder. Gelişir. Kendini, cevap bulmaya istekli bir alıcı olarak hazırlamalıdır. İstek duymalı, merak etmeli ve korkmamalıdır. Bu üçü – istek, merak ve cesaret, içinde yatan dikey evrim programını harekete geçirmek için, başlangıç için yeter. Elbette ki dünya düzeninde evrimleşmek sürüyor, yavaş yavaş… Bu evrim düzeni, zamana genişçe yayılan, yatay bir evrimdir. Hinduların samsarası gibi, binlerce hayat anlayışında, belki aşkın bir bilince ulaşmak için binlerce, milyonlarca yıl sürecek yatay bir evriim. Bizi ilgilendiren yatay değil, dikey evrimdir. Çünkü yatay, zamana, nesillere yayılmış olan evrim, bizim ömrümüzü aşıp, torunlarımızın genlerine aktarılır. Dikey evrim ise, samsaradan kurtulmanın yollarını gösterir.

Dünyamızda yaşamını sürdüren binlerce kuş türü vardır. Serçeler, martılar, leylekler, muhabbet kuşları, kanaryalar. Hepsi birbirinden güzel, renkli, küçüklü büyüklü, bana göre her biri de özel. Fakat görünüşteki bu çeşitliklerine rağmen, onların kaçta kaçını evcilleştirmeye çalıştığımızı düşünelim. Kaçına evimizde onurlu bir köşe ayırır ve onunla yakından ilgileniriz? (Gerçi kuşlar açısından bu durum hiç de tercih edilir değil) Ve onlarla olan daha yakın ilgimizin sebebi ne? Bizimle bir tür ilişki içine girebilenleri tercih ederiz. Gelişimine katkıda bulunabileceklerimizi alır ve daha güzel ötmeleri için uğraşırız. Konuşturmaya çalışırız onları. Bizden bir şeyler vermeye çabalar, kendimize benzetmeye çalışırız. Bir kısmı taklit dahi olsa, konuşmayı başarır da üstelik. O zaman bize daha sempatik gelir o kuş, daha da çok emek harcar, hatta ödüllendiririz. Kuş bize doğru bir adım atarsa, biz iki adım geliriz. Besleriz, okşarız, severiz, eğitiriz, çiftleştiririz, neslini devam ettiririz. Böylece bazen ona kendi özel dünyamıza, hakikate dair bazı sırları da fısıldarız. O anlar veya anlamaz. Kesin olan bir şey var ki, ona kıyıp öldürmeyiz, aksine yaşatmak ve çoğaltmak için elimizden geleni yaparız. Yakın ilgimizi, yerinden, doğal sorunsuz yaşamından kopardığımız ve sınırlandırdığımız için bir zulüm olarak görebilir. Onun gelişimine katkıda bulunduğumuzu bilmediği için, başına bir sürü dert verdiğimizi düşünür küçük aklıyla. “Kuş beyni”, başına gelen belalardan, dert, hastalık, geçim sıkıntısı, ayrılıklar v.s hayıflanıp durur, onların onu büyüteceğini ve diğer sıradan kuşlardan ayırıp, eğitimcisi gözünde özel kılacağını bilmediği için. Bilmez ki büyümenin bir bedeli var, sancılıdır tekamül. Şimdi, dünya üzerindeki kuşların sayıca ilgilenebileceğimizden fazla olduklarını (kabaca yedi milyar) farz edelim. Tamamının yeteneği konusunda görüş bildiremeyecek kadar çoğalmışlardır kuşlar. Hepsini takip edip izlemek için gücümüzü harcamak istemeyiz, yapabilsek bile. Bunun yerine, bakıcılar, öğreticiler, eğitmenler tutar, onlara nasıl bakılması gerektiğini, ne türden kuşlarla daha yakından, özenle ilgilenmeleri gerektiğini öğretiriz. Öğretmeyi bir sisteme oturtururuz. Evrensel bir hiyerarşi oluşur. Artık kuşlarla ilgilenen profesyonel eğitimli, işi bilen öğretmenler vardır. Takibi onlar yapar, seçmeleri ve gözetlemeyi. Onlar korur, gerektiğinde müdahale eder, hatta bazen yön verip kurtarır. Bazense kayıtsız kalıp ölümlerini izler. Kuşların görüp görebileceği sadece bu eğitmenlerdir işte. Dini öğretilerde onlara melek denir. Gnostik literatürde ise Demiurgus. Tevratta, Tanrı Yehova adını alırlar. Şu var ki, hepimiz eğitimcilerin sınavından geçemeyiz. Diğerlerinde daha bir başka, anlam yükleyerek şakımamız gerekir. Bir ışık görmeleri gerekir bizde. Bizi fark etmeleri gerekir. “Bu sadece aptal bir balık (veya kul) denilmesinden kurtulma yolunu bulmamız gerekir. Şükür ki hepimiz aynı değiliz. Aramızdan, farklı, özel olmayı başarabilenler var, bilgeler gibi, peygamberler gibi. Onlar bize eğitimcilerin kulaklarına fısıldadıkları sırların bir kısmını aktarırlar.

Renan Seçkin
spontane düşünce ürünü bu yazım Kasım 2011 tarihlidir.