14 Haziran 2018 Perşembe

Tapınak Görevlisi ve Atatürk Evi’ndeki olağanüstü enerji



Tapınaklar Gezisi: Tapınak Görevlisi ve Atatürk Evi’ndeki olağanüstü enerji

Antik Yunan Tapınaklar gezimizde yaşadığımız sıradışı olaylar, ilk yazımda bahsettiğim “ateş topu” hadisesiyle sınırlı değildi. Ondan evvel iki gizemli tecrübe daha yaşamıştık.
İlki, Atlantis’in son “Tanrıları” Kabirilerin bizzat kurduğu Samothraki adasındaki tapınakta meydana geldi.
Gezimizi aylar evvel planlamış, feribot saatlerine bakmış, tüm yol ve konaklama planımızı ona göre ayarlamıştık. 2 günde bir de ne olur ne olmaz diye feribot saatlerini teyit ediyorduk. Her gün sabah erken saatlerinde ve akşam olmak üzere ikişer sefer vardı. Ancak yola çıkmadan 1 gün evvel ne hikmetse tam da bizim gittiğimiz günün feribot seferlerini bire indirmişlerdi, sabah feribotunu saat 11’e ertelemişler, dönüşü de iptal etmişlerdi. Adada kalmayı planlamamıştık, otel rezervasyonumuz yoktu ve aniden tüm planlarımız alt üst oldu. Tur organizatörümüz ile tur rehberimiz sağ olsunlar saatler süren bir telefon ve mail trafiğinden sonra programı 1 gece adada kalacak şekilde değiştirdiler. Bu aslında hepimizi sevindirdi, çünkü adanın önemini biliyorduk, hatta mümkünse oradan dönmektense birkaç gün çadırda bile kalmaya razıydık. Aramızda “Ada bizi bırakmak istemiyor” diye şakalaşıyorduk.
Sonradan bizim iyiliğimiz için ortaya çıktığını anlayacağımız aksilikler bununla da kalmadı. Saat 15 sıraları otele yerleştik, açlıktan kavrulan midelerimizi doyurduktan sonra da tapınağın yolunu tuttuk. Tapınak girişine vardığımızda büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktık. Tapınağın görevlisi, bize buz gibi bakışlar yönelterek, tapınağın saat 15’te ziyarete kapandığını söylemez mi? Ertesi sabah gelmemizi salık veriyordu, oysa bizim 8 feribotuyla dönmemiz gerekiyordu. Bir gün daha adada kalmamız imkansızdı çünkü bu tüm programı alt üst edecekti. Dakikalarca görevliye yalvardık ama hiç oralı olmadı, bizimle tartışmadı bile. Sert sözlerle yapılacak hiçbir şeyin olmadığını söylüyordu, demek ki hepsi bu kadardı. Adaya gitmiştik ama tapınağa giremeyecektik. Sinirlerimiz iyiden iyiye bozuldu, tapınağın yukarıdaki girişine doğru yürümeye başlayan rehberimizi takip ederek hiç olmazsa dışarıdan bir şeyler görmeyi umuyorduk.
Ve işte karşımızda yüksek parmaklıklı bir kapı vardı. Sağıma soluma bakındım, girecek bir aralık bulamayınca kapıyı tırmanmaya karar verdim. Sonuçta ne olacaktı, en fazla ceza keseceklerdi. Oraya girmeye karar vermiştim ve hiçbir şey buna mani olamazdı. Tam ayağımı parmaklıklara basacaktım ki tapınak görevlisi geldi ve nemden buğulanmış mavi gözleriyle bize bakarak, son derece yumuşak sözlerle “girin” diye davet etti. Sanki az önce bize azarlarcasına konuşan kişi kendisi değilmiş gibi… Hatta sonradan bu olayı çok konuştuk ve hepimiz kani olduk ki bu adama bir şeyler olmuştu; içindeki ruh gitmiş, bambaşka bir ruh gelmişti. Ona koştum, sıkı sıkı sarılıp teşekkür ettim. Sevinçten handiyse ağlayacaktık. Dosdoğru gözlerime baktı, ben de onun gözlerine aktım… Gözleri olabildiğince derindi, o kadar derin ki, sanki bu dünyada çok fazla şeyi görmüş geçirmişti de anlatamıyordu. Bana eliyle “Sus” işareti yaptı. Evet, bu adam kesinlikle az önceki katı ve soğuk görevli değildi.
Onu takip etmemizi istedi, dosdoğru tapınağın en önemli yerine götürüp bizi bıraktı. Bizi hiç rahatsız etmeden, uzaktan, yüzünde derin bir sevgi, bilgelik, sabır ve dile getiremediğim bundan daha fazlası olan bir his ve duyguyla izliyordu. Tapınakta tek biz vardık, mesai saati harici oradaydık ve bize hiçbir şekilde acele ettirmiyordu. Bir ara bana ve Nermin arkadaşıma yaklaştı ve bozuk bir İngilizce ile “buraya tekrar gelmek zorundasınız” dedi. Nermin ile birbirimize bakakaldık. “Zorundasınız” diyordu bize…
Yaptığı bu iyiliği ödüllendirmeye karar verip aramızda para topladık. Tapınağa giriş bileti de satın almadığımız için ona denk bir meblağı ayarlayıp görevliye uzattım. Bu hareketimiz onu iyiden iyiye ezdi diyebilirim. Parayı alması için binbir dil dökerken ezildi, büzüldü, yüzünden akan sevgi, merhamet ve şefkat tarifsizdi. Ne yaptıysak ikna edemedik ve parayı almadığı gibi, tapınaktan çıkmak üzereyken yine yanıma geldi, bu defa 2 arkadaşımız daha yanımdaydı. Üçümüze tekrardan aynı şeyi söyledi: “tekrar gelmek zorundasınız”…
Ertesi sabah feribotuyla Dedeğaç’a döndük, oradan da Selanik’e geçtik. Doğrudan Ata’mızın evinin yolunu tuttuk. Evi dolaştık, kişisel eşyaların olduğu bölmelerdeki yoğun enerjiyi hissettik. Atatürk’ün evi müze değil de olağanüstü güçlü bir enerji santraliydi sanki. Fakat en büyük sürpriz, annesinin odasındaki aşırı manyetizmaydı. Annesinin balmumu heykelinin yanında dikilirken ellerimiz külçe gibi ağırlaşıp, kendiliğinden yanlara doğu açılıyordu. Burası kesinlikle yaşayan bir enerji alanıydı. Atatürk’ün doğduğu evin öyle bir enerjisi var ki, bunu anlatmak değil, ancak hissetmek gerekir. Bizler de öyle yaptık, sustuk, hissettik, aktık ve aktardık…
Ülkemizin esenliği ve bekası için bireysel ve grup meditasyonu yaptıktan sonra evden ve Selanik’ten ayrıldık.
Ek olarak şu notu düşmek isterim: Bazı kişiler Atatürk’ün ne denli büyük bir ruh olduğunun farkında olmayabilir ama dünya farkında. Yurtdışından “gavur” diye yaftaladığımız bir çok okült ve ezoterik grup, onun enerjisini deneyimlemek ve yüklenmek için Selanik’e ve Anıtkabir’e gidip meditasyon yapıyor. Bunlar arasında Beyaz Kardeşlik Topluluğu da var…

11 Haziran 2018 Pazartesi

Tapınaklar Gezisi ve Gizemli Ateş Topu



Yıllar önce, Kahin Vanga’nın hayatını araştırdığım günlerde Samothraki adasıyla ilgili kehanet niteliğinde ettiği sözleri öğrenmiştim. Vanga’ya göre Samothraki’de toprağın altında öyle bir tarih vardı ki, bulunması halinde tüm dünya tarihi değişecekti.
“Kahin Vanga” kitabımda yer alan bu kehanet şu şekilde: “Bu Yunan ada, binlerce yıl evvel yaşamış ruhlarla doludur. Ada kıyılarına yakın, çok derinlerde arkeologların büyük ilgisini çekecek şeyler yatmaktadır. Onları görüyorum: büyük ustalıkla işlenmiş mermer sütün parçaları. Bunlar, devasa tapınak ve sarayların kalıntılarıdır.
Henüz bulunmadılar, ama bir gün denizden çıkarıldıkları zaman büyük sansasyon yaratacaklardır.”
Acaba Vanga, denizlerin çok derinlerinde yatan bu hazine değerindeki tarihin son buzul çağında sular altında kalan eski medeniyete ait yerleşimler olduğunu mu ima ediyordu?
Samothraki – Delphi – Atina ve Petriç tapınaklar turu gezi rehberimiz İlhan bey, hem arkeolog hem de tarih öğretmenidir. Kendisinden son derece önemli bilgiler öğrendik, şaşırdık, büyülendik. Rehberimizin zihni, büyük bir “antik tarih” arşivine sahipti ve özellikle kadim Traklar, Pelasgiler, Bogomiller, Mezopotamya ve Anadolu tarihi konusunda uzmandı. Bulgaristan’ın Kazanlık şehri civarında birkaç yıl evvel tüm dünyayı şoke eden altın hazinesinin tüm dünyayı dolaştığını; New York müzesinde 8 milyon ziyaretçiyi ağırladığını; Anadolu’dan Adriyatik kıyılarına kadar yayılmış Trak kavimlerinin bu eserlerinin Mısır piramitlerinden 2 kat eski olduğunu; Trakların günümüzden 10 bin yıl evveline dek izlerini sürdüklerini ancak nereden geldiklerinin tespit edilemediğini; Bulgaristan’ın Karadeniz kıyılarında suların altında derinlerde 60 metreye inene dek birçok tarih eseri yattığını kendisinden öğrendik. Bu derinlikte insan yapımı eserlerin olması, onların son buzul çağı sürecinde sular altında kaldığını göstermektedir. Buzul çağı 12 bin yıl evvel başlayıp 4 bin yıl sürmüş, o vakitler birer göl olan Karadeniz ve Marmara’yı denize çevirmiş, oluşan boğazlardan taşan su, Samothraki, Gökçeada, Bozcaada ve diğer adaları ortaya çıkarmıştır. O vakte kadar bu adalar karayla bağlantılı haldeydiler. Bu demek oluyor ki Traklar ve yerleşimleri hiç yoktan Tufan evveliydiler. Acaba Vanga’nın Samothraki adasındaki toprağın altında görmeyen gözleriyle gördüğü tarihi eserler de bu kadim medeniyete mi aitlerdi?
Ezoterik araştırmacılar, Trakların ve Pelasgilerin, batık Atlantis ile ilişkili olduğu konusunda görüş bildirirler. Büyük Atlantis medeniyetinin ve kıtanın batışından önce olacakları bilen birkaç inisiye rahip bugünkü Avrupa’nın yolunu tuttu, kuzeyden İskandinav topraklarına girdi, sonradan ortaya çıkacak Keltlerin ve Druidlerin, proto-Trakların topraklarından geçti ve…. bugünkü Samothraki adasına geçip gizemli bir tapınak kurdu. Bu “üstün” insanlar, yerel halklara göre tanrı gibi göründüler ve sahip oldukları bilgileri sebebiyle zaten bize kıyasla gerçekten de öyleydiler. Tarihsel kayıtlarda ve ezoterik-okült literatürde onları Kabiri tanrıları olarak okuyabilirsiniz. İşte Samothraki’de halka kapalı olarak tuttukları bu ilk ve tek tapınak da onların eseriydi. Onun eşi benzeri yoktu. O, “tanrıların” yaşadığı sonuncu yerdi. Diğer tüm tapınaklar bir veya birkaç tanrıya ibadet etmek için kurulmuşken bu tapınak bizzat tanrıların eseriydi. Samothraki adasındaki tapınak bugün hem arkeolojik değer bakımından hem de gizli ilimlerle uğraşan bizler açısından olağanüstü önemdedir. Arkeoloji dünyası, onun gizemini henüz ortaya çıkaramamıştır, tıpkı Göbeklitepe gibi. Ancak bizim bazı önermelerimiz var.
Adaya günde bir veya iki tarifeli sefer sayesinde 3 saate yakın süren feribot ile ulaşılmaktadır. Adaya gitmek de zor dönmek de zordur. Ancak inanın bana buna değer. Orfe’nin inisiye olduğu, Büyük İskender’in eğitim gördüğü adadır, babası Philip ile annesinin tanıştığı ve ilk kutsal birlikteliğini yaptığı yerdir. Büyük İskender’in ebeveynlerinin gerdeğe girdiği yere basmak bize nasip oldu J En yüksek rahiplere ayrılan binanın duvarlarında bugün hala ikisi duran iki büyük yuvarlağa yakın taş bulunmaktadır. Bu taşlar aslında üçtür, ancak üçüncüsü sadece metafizik gözle görülmektedir. Boyut kapısını gösteren üçüncü taşı görebilen kişi, büyük rahip olmaya hak kazanmaktadır. Benim tam orada yaşadıklarım bende kalsın…
Yazıyı sonlandırırken kısaca Delphi tapınağındaki “ateş topu” hadisesini anlatmayı isterim.
Ertesi sabah 8 feribotuyla Samothraki adasından ayrılıp saatler süren bir yolculuktan sonra Delphi yerleşkesine gittik. Vardığımızda gece vaktiydi, ertesi sabahı beklemeye sabredemeyince hepimiz tapınağın yolunu tuttuk. Dik dağların içerisinde, karanlığın içinde olağanüstü parlak ve yakın görünen yıldızlarla büyülenmişken, hiçbir korku veya tedirginlik hissetmeden yürüye yürüye otellerin olduğu bölgeden çıktık ve ormanlık yolu takip ederek tapınağa vardık. Haliyle kapalıydı, dolayısıyla dağın son yol dönemecine kadar gidip, bir müddet oturduk. Herkes kendince meditasyon yaptı, binyılların enerjisini taşıyan, huşu veren enerjiyi hissetti ve dua etti. Dönüşe geçtiğimizde gece yarısını geçmişti. Araba geçmeyen ve tek tük sokak lambalarının aydınlattığı yolda birbirimizden uzaklaşmadan yürüdük. Aniden sol tarafımda, geriden ileride duran arkadaşlara doğu hızla giden bir ateş topu gördüm, sıçradım ve büyük bir çığlık attım. Bu top aşağı yukarı futbol topu büyüklüğündeydi, ışıklıydı ama sanki içinde bir şeyler varmışçasına duruyordu, yani yarı saydamdı veya plazma gibi bir şeydi. Yerden yaklaşık 1 metre yükseklikte, yatay olarak hareket etti, 10 metre kadar gidip, öndeki arkadaşların arasına daldı, onları geçti ki gözden kayboldu. Hemen yanımda duran Havvanur arkadaşım da onu bir anlığına görmüş, ancak ne olduğunu anlayamamıştı. Ayrıca Nermin arkadaşımız da göz ucuyla “çok hızlı bir şeyi” gördüğünü söyleyecekti. O neydi bilemedik ama yerden çıkan bir gaz veya enerji çeşidi olmadığı kesin, çünkü yatay ilerledi ve içimizden geçip gitti. Belki de, dualarım esnasında gelmesini istediğim bir işaretti. O her neyse, beni derinden etkiledi…
Buraya gelmek isteyecek kişilere tapınağın bir uyarısı olduğunu söylemeyi görev ve borç biliyorum. Zeus'un dünyanın merkezi olarak belirlediği bu Tapınak, tüketici ve çıkarcı insanlardan yorulmuş usanmış durumda. Lütfen sadece sevgi veya bilgelik için ziyaret edin. Kutsal yerleri kişisel meselelerinizle kirletmeyin.

Renan Seçkin